17 Ağustos 2017 Perşembe

Göksel İkizleme | Savaş Çağman

Kısa süre içinde, neredeyse yirmi günü aşkın, gökteki iki önemli ışığın hareketi sırasında bir tutulma gözleniyor. İlki, dolunayda İstanbul’da da izlenebilen Ay Tutulması, Kova Burcu’nda gerçekleşti. İkincisi ise 21 Ağustos 2017’de oluşacak Güneş Tutulması. 21’ndeki bu tutulma Güneş’in yöneticisi Aslan Burcu’nun faal olduğu bir anda ve Yeniay’da yani gökyüzünde Ay yokken gerçekleşecek. Ptolemeos ve Papus gibi astrologlar tarafından anlatılan Sublunar Düzen işte burada karşımıza çıkıyor. Sublunar nedir, yani Dünya’ya ulaşan her ışıma Ay’ın süzgecinden geçer; Ay büyükken yani dolunayda bu etki en çok, yokken yani yeniayda en az şeklindedir. Göğü tam Güneş’in Evrensel enerjisi ele geçirmişken yani, Ay yokken tutulmasının sonuçları da ilginç olacak.
7 Ağustos 2017’de olan Ay Tutulması, Güneş’in yönetimindeki Arslan Burcu’nun evrensel zıttı Kova’da oluşu ve dolunayda yani etkinin en yüksek kısmında neredeyse Dişil Enerji ile dolu bir durumu yarattı. Bunun neredeyse tam zıttı Eril Enerji ile dolu, 21 Ağustos 2017’de yeniayda yani Ay gökyüzünde yokken, ama Aslan Burcu’nda ilerlerken bir tutulma daha gerçekleşecek. Ay dolunaya doğru ilerlerken Eril Enerji en yüksek biçimine varır, buna Sayan-Altay Şaman Bilgisinde tom enerjisi deniliyor. Bu dönemde yeryüzü pozitif enerji ile yıkanıyor. Yeniayda ise om denilen negatif enerji, yani Dişil Enerji en üst noktasına oluşuyor.
Ağustos ayında yaşanan Ay Tutulması Eril Enerji’yi bloklayan, Güneş Tutulması ise Dişil Enerji’yi bloklayan bir şekilde karşımıza çıkacak. Bu dönemde yan, 7-21 Ağustos’ta sap ile saman birbirine karışacak, her şey belirsizleşecek. Bu dönemde hepimiz biraz daha ağır bir yer çekiminde gibi olacağız. Genelde dolunay ile gerilen yeniay ile sakinleşen bu düzene bu ay rastlayamayacağız, aşırı gergin bir enerji çevremizde olacak. Çözüm narenciye ürünleri, süt ürünlerinden uzak duran bir diyet yapmak, insani ilişkilerde sert çıkışlara izin vermemek, taahhütlere girmeden biraz daha düşünmek.


31 Temmuz 2017 Pazartesi

Gösteri ve Gösteriş | Savaş Çağman

Hani aydınlanma anları vardır ya? Şu an çözdüm sanırım; herkes bir şeyden bahsederken o kadar poz yapmak ve şov yapmak için bunu yapıyor ki, benim bilgi paylaşmak ve en önemlisi yekten paylaşmak için yaptıklarım, iç dökmelerim şov sanılıyor. Tüm yazılarıma, Facebook paylaşımlarıma bakınız, hepsi kendi hikâyem de olsa muhakkak bir amaçtan dolayı, ibret olsun, bir şey anlatsın diye paylaşılmıştır. Şu an, bu Gösteri Toplumu içinde yer almadığım ve hasta olmadığım için ayrıca mutlu oldum. Niye bu kadar saldırıyorlar işte çözülmüştür... Zamanında olan bir olay kristalleşti şu an. Bilirsiniz İstanbul’da gerçek İstanbullu pek kalmamıştır. Ama crème-à-la-crème olanları özellikle köklü İstanbullu taklidi konusunda oldukça başarılır. Cihangir sırtlarında evleri, Avrupa’dan fiyakalı diplomaları, duvarlarında trilyonluk Erol Akyavaş, Bedri Rahmi, Nuri İyem, Fikret Mualla tabloları ile yaş kemale de ermişse bir Mevlevi veya muadili tekke bulup uhrevi pozlara bürünenleri de vardır. Bazıları ihtiyacını daha fastfood spritüalizm ile de doyurmayı yeğler. Onlar için de Dede veya Derviş lakaplı aslında köşe yazarı mı Mosad ajanı mı belli olmayan birileri bu iş için Spritüel Büfelerini de muhtelif semtlerde açabilir. Olsun o da ihtiyaç zaten.
İşte bunlardan biri ile hayatın bir cilvesi tanışıverdim. Sandım ki içten içe çok ilgilenmek istiyor. Hâlbuki ziyaret ettiği Kudüs’ten hediyelik eşya ile evine bir maneviyat biblosu alan bir turistmiş, anlamam çok uzun sürdü, nedense bön müyüm neyim emeğimi öderken çirkinleştiğinde şaşırmıştım bile. Bu sahte İstanbul hanımefendisi, mecazi anlamda tanımlarsak çok aç birine sofra kurup acaba bir üzüm tanesi çalacak mı merakıyla bekliyor, karnı guruldayana da ahlak dersleri vermeye yelteniyordu. Hayatına girmiş herkese evini barklını, ya da bir malını emanet ediyor ve zamanı gelince o kişiyi kendini kullanmakla itham ediyordu. Hasta bir ruhtu yani sözün kısası.
Bir Kudüs yolculuğunda, zatı şahanelerini bir Şaman bir kilisenin çatısında zıplatmış; bu güya Şaman çok olumluymuş güler yüzlüymüş. Yahu ben ömrü hayatımda bu tanımda bir Şaman ile karşılaşmadım. Neyse, bu yaşını başını almış tuzu kurulara Şaman dansı yapıyoruz diye hoplama zıplama yaptırılmış, cebe de yüklü miktarda para indirilmiş. Ona böyle bir şey olamayacağını anlatmaya çabalarken bulmuştum kendimi, bir yazımda da yazdığım gibi Bakşı Dansı veya Şaman Dansı diye bir şey yoktur. Buna dans demek büyük hakarettir. Eğer Müslümansanız, size biri Namaz Sporu yaptırıyorum dese ne hissedersiniz? 
Yüzünü buruşturmuştu. Sonra arkamdan ay o ne kadar çok kendinden bahsediyor demiş dudak büküp, çünkü nezaketten sen böylesin dememek için aslında ben de şöyleyim dediğim için. Her şeyleri gösteriş ve gösteri olduğu için beni de anlamamışlar, işlerine mi gelmemiş ne? Şimdi aydınlanıyorum ne gereksiz bir alanda çaba harcamışım... (resim muhteşem sanatçı Janko Domsić tarafından yapılmıştır 1915-1983)


Şu Spritüel Kıskançlık Sanılan Şey | Savaş Çağman

Metin Hara olayı patlak verdiğinde, aslında esefle beni düşündüren, ama Metin Hara (ki izlediğim, okuduğum, dinlediğim kadarıyla) olumlu, sevimli bir kişi olması yüzünden, pek bir şey kaleme almadım. Sadece kendi Facebook hesabımdan birkaç nükteli, içinde hakaret falan olmayan laf söyledim ve sonrası tanımadığım, hayatta karşıma çıkmayacak tarzda Koleston 64 ile saçı boyayınca kaliteli oldum sanan birkaç fazlaca aydınlanmış bayan tarafından taciz edildim. Sıkı sıkıya yapılmış topuzları, evrene az önce gönderdim ay içimde bir akım oldu serin serin şu an tavırları ile bu zırcahil, şehre biraz önce inmiş (Haldun Taner’i sevgiyle analım) emme şimdü göccük bir hanfendüyüm diyen bu kasabalı zümreye bir şey anlatmak derdinde olmalı mıydım diye düşündüm durdum. Bazı şeylerin on küsür lira bir saç boyası ile olmadığını belirtmenin de gerek olduğunu düşünüyorum. Yok, şirretlik yapmayacağım, çünkü siz inanmasanız da Rab neyi benden alırsan al ama şefkatimi alma diye dua edenlerdenim hala…
Olay sadece Metin Hara ile başlamıyor, yıllardır manevi konularda rehberlik etmeye soyunan birçok kişinin medyayı, reklamı kullandığını biliyoruz. Bunda bir kusur yok; bilgiyi yaymak için tüm mecraların kullanılması tabi ki gerekli. Yalnız oluşundan reklam olduğu belli olan bu hareketler önce manevi rehberlerin kişiliğinde bizim yapmaya çalıştıklarımıza kötü ve olumsuz olarak yansıyor.
Sorun ruhsal rehberlerin Sezgisel/Sevecen Beden olarak adlandırılan dördüncü beden üzerinde herhangi bir çalışma yapmadan bu işlere soyunmaktan kaynaklanıyor. Fiziksel Beden ile birlikte toplam Yedi Beden’in olduğunu anlatan Tanthra Bilgisi, Kundalini adını verdiği enerjinin bu bedenlerde nasıl uyandırıldığı ile ilgilidir. Tanıdık geldi mi? Hani tüm Hayat Koçları'nın ağzında sakıza dönmüş olan şu Enerji hani? Enerji dedikleri ve gevreterek ay enerjisi çok kötüüü dedikleri bu şey aslında Tao’nun Qi (Çi okunur), Tanthra ve Samkhya-Yoga’nın Kundalini’si, Hindu ve Caynacı (Jainist) Felsefelerinin Prana’sı, Sayan-Altay Şamanizm’deki Tom-Om, Tasavvuf’taki Dem olarak birçok ruhsal ekolde karşımıza çıkar. Yaşam Koçlarının, Secret dediği şeyin Kabala’daki Nes, yani mucize çalışması, Birlik, Evrene Yolla, Pozitif Ol, An’da Kal gibi sloganlarının da Yoga Sutra’da yaklaşık 1700 yıl önce Patanjali’nin yazmış olduğunu kimse bilmez. Ne bunu sömürenler, ne bu bilgileri alıp hayatında uygulayanlar kökten habersizdir. Bir kısa not daha; bilir misiniz Aile Resgresyon Terapisi aslında Taocu Atalar Kültü ve Tibet Budizm’i izlenerek oluşturulmuştur…
Yaşam Koçları’nın kurduğu tümceler Şaman Gelenekleri, Kabala, Samkhya, Budizm ve nice binlerce yılda oluşmuş, kurucuları ve uygulayıcıları tarafından büyük bir saygı, disiplin, meşakkatle uygulanmış ekollerden gelir. İşte benim üzüldüğüm nokta Yaşam Koçları’nın dervişliğe soyunurken bu saygıyla bu bilgiyi pratik etmemesi; tabi küçük bir zümreyi bunun dışında bırakıyorum.
Mutasavvıflar ve Taocu Bilgeler, ruhsal aydınlanmanın kime verileceğinin önceden bilinemeyeceğini belirtir. O yüzden kalbi olanı bilemeyiz, herkesin gelişimi ona hastır. Bu yüzden kimseyi kınayamam, kınamamayı ve acilen şefkat duygusuna dönmeyi gerekli bulurum. Herkesin bir değer olduğunu ve terzinin kendi deliğini dikemediğini de hesaba katarak.
Peki, o kadar laf ettik az da yararlı bilgi verelim o zaman. Çakra kavramını sıkça duyuyoruz. Bunlar bedende enerji noktaları, bilgi olarak Samkhya-Yoga, Tao ve Tanthra bilgeliği bu kavramın tanımını ayrıntısıyla yapmaktadır. Kirlenmiş bir kavram olarak Çakraları Açmak, hep karşımıza geçiyor. Evet, bir çakrada tıkanıklık yani blokaj olabilir, ama aynı şekilde bir çakra gereğinden fazla da açık olabilir, ki bu da bir sorundur. Çakra’ların sadece 7 adet olduğu sanılır, oysa o yedi çakra sadece fiziksel beden çakralarıdır. Oysa Fiziksel Beden ile birlikte toplam 7 Beden’imiz her bedenin de 7 Kademe’si bulunur. Bunların hepsinin bedende çalıştığı noktalar farklıdır. Bu güne dek karşıma çıkan Yaşam Koçları’nın birçoğunun dördüncü beden olan Sezgisel/Sevecen Beden’in birinci kademesi olan Fiziksel Kademe’de veya ikinci kademede çakra’larının çok açık olduğunu gördüm.
Sezgisel/Sevecen Beden’in birinci kademesi olan Fiziksel Kademe inançlarımızın uygulanma bölümüdür. Bu çakra gereğinden fazla açıksa kişi sezgilerine gereğinden fazla güvenir, bulduğu fikirleri tutarsız olsa bile derinden bağlanır, yüzeysel bir hal alır, deneyimin bir boyutunda takılı kalır, orayı fazla sever ve ilerlemez, inançların nasıl uygulanacağı konusunda bilgisizce davranır. Bu çakra blokajında ise kişi Spritüel bir anlayışı benimser ama onu hayatında bir türlü uygulayamaz, sadece söylem halinde yaşar veya bu bilgilere karşı korkakça davranır. Bu çakranın çalıştırıcı bölgesi sol göğüslerin yaklaşık dört parmak altındaki (8 cm kadar bir uzaklık) tam karaciğerin üstündeki bir noktadır. Bu noktaya odaklanarak yapılan bası veya meditasyon bu durumu düzenleyecektir.
Diğer ikinci tür Yaşam Koçları’nın birçoğunun dördüncü beden olan Sezgisel/Sevecen Beden’in ikinci kademesi olan Duygusal Kademe bölümünde sorun yaşamaktadır. Bu kademe diğer insanlarla nasıl duygusal bağ kurduğumuzu düzenler. Bu çakra çok açık olan insanlar diğer insanların enerjilerinden çok fazla etkilenir. Bu enerjileri kendi enerjileri ile dengeleyemezler. Ya enerjisiyle başım ağırdı veya adamın enerjisi çok kötüydü üstümde kaldı gibi tümceler kurarlar. Bu durumu sağaltacak bası noktaları göğüs hizasında her iki kolun omuz altında kalan bir yerindedir. Buraya uygulanacak bası, masaj veya buraya odaklanan bir meditasyon bu çakranın doğru çalışmasını sağlamaktadır.
Metin Hara bir fotoğrafında dervişane bir şekilde elini kalbine koymuştu. Umarım gerçekten elini yüreğine koymuş biri olduğunu anımsar, bu göz yanılmalarından bir gün başka türlü bir bakışa ulaşacağını da düşünüyorum onun, tabi bir gün yeni bir söz söylemeyi başarırsa, çünkü yazdıklarında ve söylediklerinde yukarıda sayıp döktüğüm bilgeliklerden yararlanan ama yeni bir şey demeyen bir tarz söz konusu. Dediğim gibi Metin Hara değil tek derdimiz, o da bu okyanusta bir damla hepimiz gibi. Tüm Yaşam Koçları’nın şifa bulması dileğiyle kalbimi sadece şefkatle ve aşkla dolmuşları kıskanmaya açıyorum. Çünkü kıskanılmaya değer kişilerin hep onlar olduğuna inandım, kıskandıklarım Sina Dağı’nda bir manastırda, Tibet’te aç çocukları doyuruyor ve ağaçlar gibi ömürlük meditasyon yapıyor, zikirle Toros Dağlarını aşıyor, Parya’ların tuvaletlerini temizliyor, düşmanının ayağını yıkıyor, derisi yüzülürken sadece şükür diyor, kıskandıklarım bu kapkaranlık gecede ışıl ışıl parıldıyor…


25 Temmuz 2017 Salı

Töz | Savaş Çağman

Asya’nın orta yeri Sayan-Altay bölgesinde günümüz Türkçesindeki anlamından biraz daha farklı kullanılan Töz kelimesi, şu aralar yine yoğun bir Nikolay Şodoyev okuması yaparken aklıma takılıp duruyor. Bu bilge adamın kullandığı şekliyle Töz, manevi kökler anlamına geliyordu. Manevi kökler bir eylemi, bir ürünü, bir sözü daha dokulu hale getiren çok önemli bir kavram bence. Ve ne yazık ki Türkiye’de birçok Modern Sanat veya Deneysel Müzik işinin bu manevi kökten yoksunluğu onu bir blöfe, tırnak içinde cool olmak için yapılan boş bir uğraşa, sanatla yalan söylemeye dönüştüğünü de yazmadan edemeyeceğim.
Verimli topraklarda yetişen bitki veya ormanlara baksak da, bazen verimsiz topraklardan da ürün almak mümkündür, yeter ki bu konuda açık fikirli olunabilsin. Bakınız İsrail’in yeşerttiği çöllük arazilere veya bir hektardan üç tür ürün almaya odaklı tarım anlayışına. Yani iklim düşmanınız, elinizdeki malzeme ayak bağınız bile olsa siz bunu avantaja dönüştürebilirsiniz.
Uzun uzun köksüzlüğümüz hakkında dem vurmayacağım, malum bunu hepimiz biliyoruz. Devamlı müdahale edilen bir tarihselliğimiz var. Tarihsel kesintiler, zaten kısıtlı olan tecrübenin aktarılmaması bu kopukluğu ve tarihsel yanılma algısını güçlendiriyor.
1750’lerden başlayan ülkemin batılılaşma hareketi, Genç Cumhuriyet ile neredeyse sosyal bir deneye dönüşürken, şekilci, içi boş bir eğileme de gebe kaldı. O dönemde, birçok evrensel kültür ile bütünleşmiş münevver varken, bir yandan kaçınılmaz şekilde Mon Cher karikatürleri de türemişti. Ama şaşırmayalım, entelejansiya Farsça’dan anekdot gevelerken bunun yerine artık Fransızca’yı katık ediyordu artık, eğilimde değişen bir şey pek yoktu.
Batılılaşma ya da İnsanlığın Ortak Evrensel Mirası ve Deneyimi ile bütünleşme Ortadoğu’da naif bir safdillikle parmakları çaprazlama olduğu, şu an ülkemizdeki durumla hepimiz biraz olsun artık anlıyoruz; göle maya çalındı, ya tutarsa… Bunun sonunda Mon Cher karikatürleri daha çok İngiliz Kolonisinde büyümüş Bangladeşli ruh hali ile hayali bir tarihin ürünü He-Man milliyetçisi arasında gidip gelen bir hal aldı. Ecnebiler yapar biz yapamayız ile Bir Türk dünyaya bedel sloganı arasında sıkıştık kaldık; bu da sanata yansıdı ve yansımaya da devam ediyor. Bu abartılmış Eril-Milliyetçilik ile Üçüncü Dünyalı Aşağılık Kompleksinin kimseye bir yararı dokunmadığını da uzun uzun yazmaya gerek duymuyorum.
Bu tozun dumanın içinde birileri, birilerimiz sanat yapmaya çabalıyoruz değil mi? Ama Evrensel Kültürle bütünleştiğini iddia eden ama Töz’den muaf işlerle karşı karşıyayız. Manevi Kök derken dini, ideolojik veya anlamı daha daraltılmış bir Kök’ten bahsetmiyorum. Yeter ki o manevi kökünüzle ilgili bağınız samimi olsun; Cinsel Kimlik, Sol, Feminizm, Anarşi, Punk, Fluxus ya da yerel kültür, bunların bir önemi yok hepsi sizin manevi kökünüz olabilir. Mühim olan o manevi kök sizin şifanız mı aynı zamanda? Yaptığı kumaş yerleştirmeyi kadının kesilmiş dili veya bir kanayan yara olarak vajina olduğunu anlatan Feminist bir kadın sanatçıyı dehşetle anımsıyorum. Bedenine bu kadar olumsuz bakan bu hastalıklı halden nasıl şifa veren bir sanatın çıkabileceğinden bahsedebiliriz. Hani sanat Katharsis idi? Hani şifa verirdi, hani kitleleri değiştirebilirdi? Bu olumsuzlukla daha da hasta bir toplum inşa etmek artık Modern Sanat olarak mı adlandırılıyor? Bence sanatın işlevine biraz daha odaklanmalıyız… Hele ki göçüğün altında kuşakların kaldığı şu dönemde…
Peki, sapla saman nasıl ayrılır? Bir işin manevi kökten muaflığı yarattığı goy goy, çıkardığı gürültü, modaya veya o dönemin siyasi eğilimine kurban verilmesiyle hemen kendini gösterir. Aynı Gezi sonrası, hazır gıda kültürüne teslim edilen Veganlık gibi. Nasıl hayatın kaynağı bedense, sanatın da kaynağı tam işte orasıdır, iki göğüs kafesinin arası yani kalbiniz. Tüm o bilgi yüklerimiz omzumuzda olsun, lakin kalbin size ne söylediğini de unutmayın. Medya size bir sanatçıyı şişirip sunabilir. Oysa iki gözünü, en önemlisi kalbiniz var. Bazıları hakkında konuşamıyor muyuz? Bazı kutsal isimlere dokunamıyor muyuz? Eh artık söylemenin vakti geldi. Çünkü Modern Sanat, Deneysel Müzik sizin defacto, yaptım oldu alanınız değildir hanımlar, beyler! Evren Ortak İnsanlık Mirasının yüzyıllarca deneyim biriktirdiği, estetik oluşturduğu, milimi milimine tanımlanmış bir alandır; sizin sunduğunuz gibi bir muamma değildir. Bir sanatçı sanatını tanıtlayamıyorsa, yani kendi geometri dünyasını ve kavramlarını sabit bir biçimde açıklayamıyorsa, orada sadece blöf vardır. Sanatını bir muamma veya kuralsız bir özgürlük alanı olarak adlandıranlar yalanlarını söyleye dursun, ben ülkemden çıkan gerçek sanatçılarla hep övünmeye devam edeceğim. Zaten o sanatçılar sınırları aşıp başkalarına ulaşmış, buranın yerel Deve Güreşi tadında sanat ortamıyla da pek haşır neşir değil…
Eğer üretiminizde veya yaşam biçiminizde manevi bir kök yoksa her eylem sadece bir poz vermeye dönüşür. Gençliğinde uyguladığı Martin Degville fotokopisi Drag Queen’liği Punk olmak sanan şimdinin pek bir cafcaflı sanatçısının, bir dergide sorulan soru üstüne işini hiçbir ibare olmamasına rağmen çok siyasi ve cinsiyetçilik karşıtı iş olarak göstermeye çabalayan o röportajı anımsıyorum; süslü laflar, tribünlere oynayan bir beyaz Türk siyasiliği, kısaca boş laf... Zatı muhterem eğer bahsettiği şeyler resminde olsaydı bunun dört yaşında bir çocuk tarafından bile algılanabilirdi, çünkü sanatın bir de böyle yalın bir yanı var, biz unutsak bile. Bu bana sadece, ülkemde, sanatla yalan söylemenin adetten olduğunu çağrıştırıyor. Zaten bu ülkede sanat eleştirisinin ay çok beğendim, harika olmuş ile sınırlandığını da anımsıyorum bir yandan. Eh keçinin olmadığı yerde koyuna Monsieur Abdurrahman deme halleri, acı acı gülümsüyorum. Töz, Sayan-Altay’ın beni sarsan bir kavramı; manevi köklere, bizi biz yapan tüm deneyimlere sahip çıkıp bununla sanat üretilmesi gereğini de anımsatan bir kavram...