30 Mart 2008 Pazar

Evcilleşme Mekaniği | Savaş Çağman | Ankara 2005


     Evcilleştirmek ya da eski dilde karşılığıyla ehlileştirmek ıslah edilenin sürünün parçası edilmesi, yenir yutulur hale getirilmesi, işe koşulur duruma indirgenmesi anlamlarını da taşır. Ehil kökü içinde iyelik anlamını barındırır. Ehlileşen aynı kalsa da değişime uğrar, anlamlarından sıyrılır.

     Müziğin ve daha kapsamlı anlamıyla sanatın değiştirici gücünden hemen her çağda söz edilmiştir. Özellikle müzik kitlenin sesi olduğunda politikleşir ve değişime zemin hazırlarlar. Wagner’in işaret ettiği armonik yapı, Alman romantizmi ve milliyetçiliğiyle örtüşmektedir. Belki de İsrail’de filarmoni orkestralarının ona rağbet etmemesinin başlıca nedeni de budur. Kısaca müzik çoğu zaman değişimin kendisi olurken, değiştirdiğinin de altını çizer.

     1968’de üniversite kampüslerine sığmayarak sokaklara taşan eylemci, değiştirme ruhuna sahip olduğunu düşünmekteydi. Yanlarında hazır tuttukları değiştirme sözü veren müzikleri ise çok geçmeden evcilleşerek raflarda yerini aldı. Zijderveld “muhaliflerin kualisyonuna neden olduğu içindir ki romantik mutlakçılık insan için uygun bir deva olamaz” der acımasızca. Gençliğin içten gelen değiştirme isteğiyle birleşen romantizm geleneksel realite ile çarpıştığında bu evcilleşme süreci devreye girer, ister istemez...

     İkinci Dünya Savaşı sonrası piyasa koşullarının hemen tüm dünyaya yayıldığı dönemdir. Bir dans müziği olarak caz, tangoyu saymazsak tam anlamıyla bir dünya müziğine dönüşür. Bu dönem kitlesel yayın araçları müziğin formunu, durumunu, bahsettiklerini belirlemeye başlamıştır bile. Bir ortaçağ İngiliz baladında deliler evinden bahseden icracı, çocuk baldırlarını kesip aya sunmasından söz edemez artık, çünkü kitlesel iletişim kendince tutucu bir kültürel kodu da yaymaktadır. İşte bu anda Avrupa kültüründen ve diğer kültürlerden söz etmek zorlaşır.

     Bu koşullar şarkıları da belirler. Üç dakikadan uzun parçaları radyodan çalmak yayın akışı için zor olduğu için artık bu bir sınırlayıcı olarak bestecinin karşısına çıkar. Deneysel olanla alışkıl olan arasındaki ayrım belirgin hale gelir ve ilerlemeyi temsil eden çağdaş sanat halkla yabancılaştırılır. Sonuçta tekrarların çağı başlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında.

     Piyasa koşullarıyla Batı Sanatının kabız oluşunu adım adım izleyebiliriz kolayca. Bu dönemde dans müziği için oluşturulan endüstri tüm dünyada kök salar. Daha sonraları caz içinden muhalif bir duruş yükselecektir; “hayır biz Afrikalıyız!”. Belki de bu fark ediş ilk kırılmayı oluşturur. Ama piyasa bunu kolaylıkla kendine yem yapar ve yutar.

     Belki de 1968 ve 1979 iki birbirine zıt ama ortak kaderi paylaşmış akımın çıkışıyla piyasa beğenisi bir miktar sarsılmıştır. Hippi Hareketi alışkıl müziği (folk müzikleri, blues ve rock) kendine söylem aracı olarak seçmişti. İmgelem gücünü sonuna kadar kullanan Iron Butterfly ve Grateful Death gibi grupları saymasak neredeyse tüm 1968 sonrası güya devrimci müzik topluluğu kavramsal olarak baktığımızda yeni bir şey söylemiyordur aslında.

     1970’lerin sonlarında gelişen Punk ise piyasanın bu sınır tanımaz iştahının kurbanı olmamak için belki de en büyük mücadeleyi verir. Ama sonuca baktığımızda onun da kaderi afiyetle yenmek oldu. İçinde belirli bir miktar her türlü gnostik doğayı bulunduran anarşizmi temel edinse de Punk, bir giyim biçimine ya da bir tür modaya indirgenecekti. Bir kimsenin kendi dünyasına çekilmesi ve kendi dışında kalan kültürel her türlü oluşuma kızgınlık duyması kolaylıkla rastlanılabilir. Ama Punk sadece bir buluğ çağı öfkesinden öte bir şeydi. İçinde gerçekten müziğin içsel yapısı değiştirecek düşünsel yenilikleri taşımaktaydı. Bu da üretenle alıcının arasındaki alış veriş durumunun silikleştirilmesinden tutunda, şarkı formlarına, sahne gösterilerine ve müzikle edilen danslara dek birçok konuda benzersiz yenilikler demekti.

     Değiştirici güç belki de sadece Rus Devrimi sırasında deneysel sanatı kendine araç olarak seçmiştir. Rus Fütürizmi Blok ya da Mayakovski sayesinde dilin de yenilenmesi, bir provokasyon cihazı haline gelmesine yardımcı olmuştur. Dönemin ortak beğeniye biteviye saldıran bu sanat anlayışı ne yazık devrimin hemen sonrasında Toplumsal Gerçekçiliğe yenilecek ve silinip gidecektir.

     Devrimler söylemlerini alışıla gelmiş sanat düşüncesiyle sunduğunda ne kadar devrim olur? Toplumsal paylaşım ütopyası, paylaşılan nesnenin anlamı değiştirilmedikten sonra ne kadar başarılı olur? Durutti’nin Katalonya’sında kamusallaştırılan oteller ve lokantalar, içyapı olarak değiştirilmiş ortak barınaklara ve kantinlere dönüştürülmüştü. Ama İspanyol Anarşizmi neredeyse hiçbir sanatsal devrimci düşünce sunmamıştır.

     Şu herkesin diline pelesenk olan devrim, ne yazık ki kendi sanatsal tümcesini kurmadığında, özgün bir karşı kültür oluşturmadığında dönüşemez bir katılığa mahkum olur. Hemen her masa başı toplantısında ilerici bir güç olarak kendini sunan aydınların ülkemde hala içyapısı değiştirilmiş bir müzik anlayışını “protest” olarak sunmalarını sırf bu yüzden anlamakta zorlanıyorum.

     Ülkemde aydınların ya da devrim imanlılarının fark edemediği şey, İkinci Dünya Savaşı sonrası üç dakika sınırına indirgenen, nakaratı olmak zorunda bırakılan ve estetik sınırları çizilmiş bir şarkı formuyla değişimden dem vurmanın nasıl bir çelişki olduğu. Belki de masa başında tartışıla tartışıla kekremsi hale gelmiş olan bu konu koşulları değişmiş şu dünyada yeni şeyler söylemenin zamanı gelmesiyle de ilgili.

     Bu yazı amaç üzerine amaç bindirenlerle karşılaştığım bir Salı günü düşünüldü. Alternatif yaratmak için bir araya gelen müzisyenlerle karşılaştığım, ama sonucunda mutsuz olduğum bir tecrübeydi bu. Alternatif ama neyin alternatifi? Günümüzde revaçta olan küresellik karşıtlığı kendini tanımlarken acaba tarih içinde yapılan büyük hataları tekrarlıyor mu? AB karşıtlığı ya da küreselleşen piyasa koşullarının karşısında durmak Zijderveld’in acımasızca altını çizdiği romantik mutlakçılığa ne kadar göndermede bulunuyor? Sonuçta kurum ve örgüt karşıtı olduğum radikal yıllarımdan nostaljik anekdotlar aktarabilirim burada. Ama bu bir çözüm olmaz.

     Aklı başında olanlar dünyanın pek de iyiye gitmediğinin ayrıtında. Buradan yeni bir müziğin, yeni bir estetiğin doğması pek muhtemel. Ama bu üç dakika sınırında şarkı formlarıyla yapılamaz, bu kesin. Yoğurdu üflemeden önce, neyin radikal, neyin yeni bir şey söyleyen ve neyin değişim vaat eden olduğunun farkına varmakta fayda var.

     Sorun sanırım son yirmi yılda müziğin değiştirici gücünün iyice kırılıp, kaşı gözü patlatılarak ehlileştirilmesi. Her konuda kırk katır mı kırk satır mı seçiminin müzisyenlere, genelde de tüm sanatçılara piyasa koşullarıyla dayatılması. Belki sırf bu yüzden Simon Weil’in sözüne ettiği “örgütlü yalan” kolayca hortladı, belki de “örgütlü yalan” hiç vefat etmemişti.

     Üç dakika kotasının altında kalan şarkı formu yerine tüm içyapıları piyasa koşullarının dışına çıkmış, pazarlanma taktiği tümüyle değiştirilmiş bir tarz şu dünyada tekrar değişimi ve yeniliği vaat edebilir bize. O yüzden bu çağın prodüktörlerinin aynı Rönesans dönemi sanatçılarının açlığıyla hareket etmesi gerekmekte. Üretimlerinin denenmişten öteye geçmesini isteyen müzik adamlarının da form ve doku olarak müziği tekrar yapılandırmalı. Daha entelektüel ama ukalalık etmeyen bir yaklaşım sergilemek zorunda çağımın sanatçısı. İşte bu noktada sentetik ve doğal seslerin birbirine hükmetmediği, yan yana barınabildiği yeni bir müziğin eşiğinde durmamız gerekiyor...

     Değişimi beklemek yerine değişimin ta kendisi olan zeka sahibi müzisyenlerle karşılaşacağımız bir çağın özlemiyle imlecin bilgisayar ekranında yaptığı çizgiye bakıyor ve Mayakovski’nin “Pantolonlu Bulut” şiirinde söylediklerini düşünüyorum nihayetinde;

Siz çıtkırıldımlar!
Kemanlara geçirenler sevdayı.
Siz geçirenler hamhalatlar dümbeleklere.
Derinizi kolaysa tersyüz edin benim gibi,
Ortada baştan aşağı dudaklar kalsın bir kere!


Bir Minyatür Kitap Tutkunu Salahova (Söyleşi)

Zarifa Salahova’yı, Ankara, Milli Kütüphanede açılan Minyatür Kitap Sergisi sayesinde tanıdım. 1932 Bakü doğumlu olan Salahova, eğitimi Rus Dili ve Edebiyatı, ayrıca Redaktörlük üzerine almış. Azerbaycan Kadınları Teşkilatın başkanlığını da yapan Salahova Kitap Cemiyeti başkanlığı gibi görevlerde bulunmuş. 1999 yılında Rusya Dilcilik Akademisi tarafından Puşkin ödülüyle onurlandırılan Zarifa Salahova ile minyatür kitaplar hakkında keyifli bir sohbet yaptık.

Minyatür kitap nedir? Neye minyatür kitap denilir?
Zarifa Salahova – Minyatür denilen adından da anlaşıldığı üzere küçük olan demek. Minyatür küçük hacimde üretilen sanat ürünleri için de kullanılan bir değimdir. Sovyetler döneminde minyatür olmanın ölçütü yüz milimetreye yüz milimetre idi. Bu kitabın kapağı değil de sayfanın ölçüsüdür. Avrupa’da ise yetmiş altı milimetreye elli sekiz milimetre olarak üretilen kitaplar bu sınıfa sokulmakta. Bu standartlarda olan bütün kitaplar minyatür kitap olarak adlandırılabilir.

İlk minyatür kitaplar ne zaman üretilmiştir? Niye üretilmiştir?

Zarifa Salahova – Minyatür kitaplar dördüncü, beşinci asırda el yazması olarak yapılmaya başlanmış. Kuran’ın küçük ölçekte ama tam nüshasıydı bunlar. Minyatür kitapların tarihi o çağlara dek gider. Minyatür kitabın yararlarına gelince. Önce seyahatlerde kolay taşınması diğer kitaplardan farkıdır. Rahat okunur. Az yer tutar. Bir taraftan da bunlar değerli kitaplardır. Çünkü minyatür kitaplar az adet basılır. Mesela bir kitaptan söz edeyim, bir bestekar var bütün şarkılarının yer aldığı bir minyatür kitap bulunmakta. Altı yüzden fazla sayfası olan bu kitaptan dünyada beş tane var. Sergide yer alan iki milimetreye iki milimetre ebatlarında bir kitap bulunmakta, o kitaptan dünyada sadece elli tane var. Siz düşünün elli yıl sonra o kitapların değeri ne kadar artacak.

Minyatür kitaplar ne gibi konularda basılmakta?

Zarifa Salahova – Hemen her konuda minyatür kitap basılmış. Edebiyat en önemli, sonra 1841’de New York’ta Shakespeare’in tüm eserleri basılmıştı. Dünya edebiyat klasiklerinin neredeyse tümü minyatür kitap olarak basılmıştır. Bunun dışında ünlü ressamların resimlerinin bulunduğu kitaplara da rastlanabilir. Sergide mesela Ali Şirnevai’nin “Ferhat ve Şirin” bulunmakta, çok ilginç bir kitap. Bunun dışında şiirler, yemek tarifleri, sanat, siyasi kitaplar, dinsel metinler, kutsal kitaplar hepsi için minyatür kitap örneklerine rastlanabilir. Amerika Birleşik Devletlerinde bulunduğumda daha ilginç konularda da minyatür kitaplara rastladım. Örneğin burçlar hakkında olanlar vardı. Bunun dışında özlü sözlerin yazıldığı kitaplar da vardı. Bunlar daha geniş topluluklara hitap eden popüler konularda olan kitaplardı. Hoş illüstrasyonlarla bezenmiş kitaplardı bunlar. Rusya’da ise genelde minyatür kitaplar ünlü edebiyatçıların tanınmış eserleri ya da külliyatı olarak basılmaktadır. Puşkin’den başlar hemen tüm Rus klasiklerinin minyatür kitapları bulunur. Balzac, Lord Byron, Jack London ve daha aklınıza gelen hepsinin minyatür kitap olarak bulmak mümkün.

Diğer ülkelerde de bu tarz kitapların koleksiyoncuları var mı?
Zarifa Salahova – 1983’te Amerika Birleşik Devletleri’nde Minyatür Kitapları Sevenlerin Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin üyeleri Japonya’dan Avrupa’ya pek çok ülkeden üyesi var bu cemiyetin. Yıllık toplantılar, seminerler düzenlerler. Yıllık bir aidatla üye kabul ederler. Her yıl ayrı ayrı ülkelerde kongreler de düzenlerler. Müzayede yaparlar, kitapları değişirler. Böyle etkinlikleri vardır.

Peki sizin minyatür kitaplara ilginiz nasıl oluştu?

Zarifa Salahova – Ben filologum, 1958’de gazetelerde çalışıyordum. Sonra şehir parti komitesinden çağırıldım. Beni parti işine dahil ettiler. On dokuz sene parti işinde oldum. Sözün kısası 1962 yılında çok yorulmuştum. Bu çalışma sorumluluğunun ağırlığı ile. Neredeyse on altı saat çalışıyordum günde. İşte o zaman düşünmeye başladım. Öyle bir iş yapayım ki kimseye tabi olmayım ve bu benim kendi işim olsun. Bir gün tam benim istediğim gibi bir görev boşaldı. Gönüllü kitap severler cemiyetindeydi bu görev. Ben öyle uzun uzadıya nasıl bir iş olduğunu araştırmadım. Moskova’ya geldim. 1882 yılında Moskova’ya Kasım ayında kalmaya geldiğimde bana bir kitap gösterdiler. Bu orijinal baskı kitap Krilov’un eserlerinin küçük boyutta basılmışıydı. Ama kitabın fiyatı yirmi üç rubleydi. O dönem için çok yüksek bir fiyattı bu. Yani etin kilosunun iki ruble olduğu bir dönemde bu kitap yirmi üç ruble. Bu benim dikkatimi çekti. Çok pahalı olmasına karşın ben o kitabı almak istedim. Aynı yerde çok daha küçük ölçekli kitaplar gördüm ve bunların ne olduğunu sordum. Bunlar gördüğüm ilk minyatür kitaplardı. Bu altı kitabı aldım. Böylelikle ben bu işe merak saldım. Yavaş yavaş da bilgi edindim ve öğrenmeye başladım.

Sizin koleksiyonunuz bu dönemde nasıl oluşmaya başladı. Bu süreçten bahseder misiniz?

Zarifa Salahova – O dönemde Kitap severler Cemiyetinin nezninde Moskova Minyatür Kitap Kulübünden bu konuda bilgi almaya başladım. Ama bu kitapların çoğu satışta yoktu. O dönemde aldıklarımla diğer kitapları takas etmeye başladım. Böylece minyatür kitap biriktirmeye başladım. O dönemde bu yana, beş bin üç yüzden fazla kitap topladım, toplam yirmi üç yılda. Amerika Birleşik Devletlerinden bir katalog almıştım. Katalogda almış yılda beş bin kitap biriktirmiş birinden bahsedilmekteydi. Ama ben koleksiyonumda bu sayıya yirmi üç yılda varmıştım. Bu nasıl oldu derseniz? Yurtdışı seyahatlerinde Afganistan, Bangladeş, Çekoslovakya, Bulgaristan gibi yerlere gittiğimde vardığım ilk gün, ilk işim kitapçılara gidip bu kitaplardan sormakla geçiyordu. Bir taraftan da bu merakımı bilen kitap kulübünden dostlar bana bu kitaplardan veriyordu. Kitap Cemiyetinin davetlisi olan birçok yazar ve şair de bana bu kitaplardan getiriyordu. Düşünün o dönemde Azerbaycan’da kitap severler cemiyetinin üyesi yarım milyondu. Bunun avantajını değerlendirerek birçok minyatür kitaba ulaştım. Yani hediye olarak gelenler, benim aldıklarım ve kardeşimin dostları tarafından yurtdışından alınan minyatür kitaplar sayesinde koleksiyonum genişledi.

Ankara’da açılan sergiyi nasıl buldunuz? İlgi nasıldı? İzlenimleriniz nelerdir?

Zarifa Salahova – Türkiye’de bu sergi ilk kez düzenlendi. Ama benim Türkiye’ye ilk gelişim değil. 1991’de Bakü Kadın Teşkilatı Ankara’ya resmi olarak davet edilmişti. O gelişimizde İstanbul, Ankara, Afyon ve Antalya’da konuk edildik. Ama Ankara’yı o kadar etraflıca görme fırsatım olmamıştı. Bu defa müzelerini gezme fırsatım oldu. Minyatür kitap sergileriyle Moğolistan’da, Bangladeş’te Dakka’da, Avustralya Sydney’de, iki defa Paris’te, iki defa Moskova’da, Ukrayna Kiev şehrinde, Almanya’da Mein şehrinde, ama buradaki gibi çok yüksek seviyede bir sergi oldu. Bunun dışında Milli Kütüphane’de çok katılımlı oldu. Basının ilgisi de olağanüstüydü. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanının da katıldığı bu sergi açılışa Tataristan Başbakan Yardımcısı ve Kültür Bakanı da iştirak etti. Bunun dışında pek çok değerli konuğumuz oldu. İyi organize olunmuş bir sergiydi. Çok memnun oldum. Özellikle basın mensuplarının konuya olan ilgisi güzeldi.

Hemen tüm koleksiyoncular için biriktirdiğinden ayrılmak zordur. Ama siz bildiğimiz kadarıyla bunca yıl biriktirdiğiniz kitaplarınızı halka açtınız. Bir bakıma koleksiyonunuzu bağışladınız? Bu nasıl bir duygu? Bize bunun hikayesini anlatır mısınız?
Zarifa Salahova – Bildiğiniz üzere, 1993’te ekim ayının onunda Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanı olarak Haydar Aliyev seçildi. And içme merasimine ben de iştirak etmiştim. Orada cumhurbaşkanımız yetmiş dakika boyunca süren bir konuşma yaptı. Bu konuşma ülkenin geleceği hakkındaydı. Bu konuşmayı ben minyatür kitap olarak basmaya karar verdim. 1994 Bakü ve Azerbaycan için çetin bir yıldı. Bir sponsor bulmuştum o dönemde. Böylelikle bu konuşmayı iki dilde (Azerice ve Rusça) kitap olarak bastık. 1995’te bu kitap için bir toplantı oldu ve ben orada kendi koleksiyonumdan iki bin kitap nümayiş ettim. O an eğer bir yer verilirse bir müze kurabilirim ve koleksiyonumu şehre bağışlarım diye düşündüm. Bu toplantının çıkışında Haydar Aliyev’e üç kitap hediye ettik. Ben sonra yazışmalarda bulundum ama beş ay kadar hiç bir gelişme olmadı. Sonra genç bir mimarla Bakü kale içini gezelim, hangi yeri seçerseniz orada size bir müze yapacağız. O an anladım ki bu cumhurbaşkanının emriyle olur. Kale içi biliyorsunuz ki sit alanı. Tek bir çivi bile çakılması izne tabidir. Şirvanşahlar’ın on dördüncü asır saraylarının yanında bir yer seçtim. Orası boştu ve o yeri bize verdiler. Üç katlı bir bina yapıldı. 2001Nisan ayında açılışı yapıldı. Müzemizin girişine de herkes için ücretsizdir yazmak bizim için başka bir gurur kaynağı. Yılda on altı bine yakın ziyaretçi olan müzemizin ziyaretçilerin yüzde atmışı öğrenciler. Ziyaretçi defterine yazılanlar benim gözlerimi hep yaşartmıştır. Benim uğraşıma, birikimime ve kitaba duyulan bu ilgi benim ülkemin bir geleceği olduğu umudunu bende doğuruyor. Bir beşinci sınıf öğrencisi bir kız çocuğu bana bir şiir yazmıştı. Bunun dışında bana yazılmış diğer dört şiirle bunu bir minyatür kitap olarak bastırdık ve bu da Ankara sergimizde yer aldı. (gülümsüyor)

Batı Sanatında ve Düşünce Dünyasında Rumi (Makale)


Polonyalı besteci Karol Szimanowski 1914-1916 yılları arasında bestelediği üç numaralı senfonisi olan “Gece Şarkısı” Celaleddin Rumi’nin sözleriyle süslenmiş koro pasajları taşımaktaydı. Rumi’ye duyulan ilgi belki de Tolstoy onun hakkında yazdığında bir nebze önem kazandı. Batıda onun düşüncelerinin yayılması birinci dünya savaşının hayal kırıklığı sonrasında gelişen düşünsel ve teosofik düşücüler sırasında olmuştu.
1990’ların başında ünlü kompozitör Philip Glass dans sanatçısı Robert Wilson ile “Monsters of Grace" projesinde Mevlana’nın felsefesi ve metinlerinden oldukça yararlanmıştı. Aynı dönemde Cy Twombly resimlerinde aynı konuya dikkat çekti. Bu resimler günümüzde Houston, Menil Koleksiyonunda yer alıyor.
Guru Kabul edilen Dipek Chopra tarafından gerçekleştirilen “Bir Aşk Hediyesi” CD projesi belki de Batı’da Rumi’nin tanınmasını, yaygınlaşmasını ilk destekleyen projeydi. Bu CD’de şiirlerini birçok ünlü ses okudu. Örnek vermek gerekirse bu ünlülerden birkaçı; Madonna, Goldie Hawn, medeni haklar savunucusu Rosa Parks.
Rumi’nin kitaplarının İngilizce’ye çevirileri 1984 yılında dört yüz elli bin adet satılmıştı sadece Amerika Birleşik Devletlerinde. Halil Cibran’ın ünlü kitabı “Prophet” ise 1960’larda zaten Rumi’yle Batı insanını tanıştırmıştı ve onu Amerikan popüler kültürü içine bir ikon olarak yerleştirmişti.
1207 doğumlu ve batıda Rumi ismiyle bilinen Mevlâna, dostu Şems’i kaybettikten sonra yazdığı şiirlerinde ilahi aşkı işlemişti. Şair, mistik ve düşünür Barks, Sri Lanka’lı Sufi bilge Bawa Muhiyiddin’in 1976’da öğrenci olduktan sonra tanıdığı Rumi hakkında birçok inceleme yazdı. Özellikle onun aşk kavramı üstünde durdu. Ona göre Rumi aşkın ve esrimenin tümcelerini kuruyordu. Fakat bu anlaşıldığı gibi tensel bir aşk ya da şarap sarhoşluğu değildi. Onun bahsettiği aşk ilahiydi.Ülkemizde de birçok kesimi etkileyen Mevlevilik, Batıda da bir düşünce ve yaşam biçimi olarak yayılmakta, onun dillendirdiği aşk yeni seslere karışmakta.

29 Mart 2008 Cumartesi

Çocuk Gözleriyle Göğe Bakmak Tolomuş Okeyev (Söyleşi)

     Sanatçı, ona sanatında yol haritası oluşturacak birçok deneyimi çocukluğunda biriktirir. Belki de çocuk merakını hiç yitirmeyen kişidir sanatçı. Tolomuş Okeyev’in kendine has sinema anlatılarında bu göğe merakla bakan, öğrenme tutkusuyla dolu çocuk-sanatçıyı kolaylıkla duyumsarız. Belki de onun sanatının en etkileyici yanı budur; “saflık ve bilginin iç içe geçmesi!”

    Tolomuş Okeyev, 1935 Bokonbaevo köyünde Issık-Köl bölgesinde doğmuş, sadece Kırgızistan’ın değil dünyanın en önemli film yönetmenlerinden biridir. Sanatçı, 1958’de LIKI’yi (Leningrad Sinema Okulunu) bitirdi. Mezuniyetinin hemen sonrası ses teknisyeni olarak Kırgızfilm’de görev aldı. Arayış içinde bir sanatçı oluşu başka ufuklara onu ulaştırdı. 1966 yılında Moskova’ya senaryo eğitimi almaya girmesiyle film yönetmenliğine ilk adımı atmış oldu. Böylelikle “Ateşe Tapınmak”, “Ulan”, “Çocukluğumun Gökyüzü”, “Kurt Sultanı” gibi anıtsal işlere yönetmen olarak imza attı. Sovietskaya Kırgızya isimli bir sinema dergisi çıkardı ve Firunze’de bir tiyatro oyunu sahneye koydu. Ama onun sanatçı kişiliği en çok sinema yönetmenliğinde kendini açık eder. Gerçekten filmlerinde müziğinden kurgusuna tüm sanatlara tutkuyla bağlı bir sanatçının duyarlılığı sezilir. Okeyev, bağımsızlık sonrası Kırgızistan’ın ilk Türkiye büyükelçisidir. Vefatına dek Türkiye’de yaşamıştır. İç Asya sinemasının yabancı Oscar adaylığı olan bu ilginç sanat adamının kızları Okeyev Vakfı yöneticisi Aziza Okeyeva ve Alima Okeyeva ile sohbet fırsatı bulmamı bizim için çok özel bir deneyim oldu.

Tolomuş Okeyev çok yönlü bir sanat adamı, bize biraz babanızın sanat hayatından bahsedebilir misiniz? Çok yönlülüğünü biraz bize anlatır mısınız?

Alima Okeyeva – Babam Issık-Köl bölgesinde dünyaya geldi. Her zaman en iyi doğa, en iyi arasında büyüdüğünü söylerdi. Onun yetiştiği bölgede bizim şarkılarımız, bizim kültürümüz, ilk aldığı intibalardır. Sonra Bişkek’e okumaya gitti ve orada kaldı. Böylelikle Sovyet kültürüyle tanıştı, öğrenmeye başladı. Sonra da Leningrad’a okumaya gitti. Orada bildiğiniz gibi birçok sanat eseri var ve babam onlarla tanışmış oldu. O halktan çıkan bir insandı ama hem de tüm uygarlığın kültürüne ulaşmak arzusundaydı. Hem de kendi kültürüne başka bir bakış açısıyla bakabildi. İlk olarak ses teknisyeni olarak okudu ve birkaç filmde çalıştı.

Küçük bir parantez açalım. Okeyev’in sinemasında müziğin çok önemli bir yeri var. Bu ses teknisyenliğiyle mi ilgili aslında?

Alima Okeyeva – Evet babam, müzik kaydını da yapmaktaydı. Bunun dışında çok iyi bir klasik müzik hafızası vardı ve duyduğu parçayı hemen tanırdı. Türkiye’ye geldiğinde bazı filmlerde orijinal müzik kullanılmaması onu çok şaşırtmıştı. Çünkü onun filmlerinde gerçekten müziğin önemli bir rolü vardır.

Peki Okeyev’in sanat hayatı nasıl devam etti?

Alima Okeyeva – Babam ifade tutkusu genişti. Fikirleri sadece o meslek çapında sınırlı değildi. Bu yüzden senaryo eğitimi için Moskova’ya senaryo ve yönetim kurslarına girdi. Mezuniyet işiyle de çok dikkat çekti. Bu iş bir belgeseldi ve atları konu ediyordu. O ufacık kısa filmin içinde dramatik bir kurguyla işledi konuyu. Bu doğumundan ölümüne bir atın hayatı idi. Bu konuyu çok derin bir hayata bakışla sunuyordu. Bu da çok dikkat çekti. Bundan sonra başka filmler geldi. İfadesiyle hem ulusal bir sanatçı olarak hem de değindi konular sayesinde evrenselliği yakalayarak bir dil oluşturdu. Örneğin “Çocukluğumun Gökyüzü” zamanın ötesinde, birçok ülkede gösterildi ve her zaman benzer tepkiler aldı ve izleyenleri etkiledi. 1966’da çekildi ve 1967’de gösterime girdi bu film ama gösterime giren bir film olsa da ilk izleyen seyircileri hâlâ etkilemeye devam ediyor. Çünkü bu filmde işlenen sorunlar kalıcı sorunlar; Ömür nedir? Anne baba ile ilişkiler nasıldır? Teknoloji ile gelenekler arasında çatışma nedir? gibi konulardı bunlar. Bunlar kalıcı sorunlar. Babamın tüm filmlerinde aynı şeye rastlanır.

Aziza Okeyeva – Tiyatro oyunu yönetmesine gelince babam onu bir deneme olarak yapmıştı ama memnun kalmamış bana aktardığına göre. Hep yönetmen olmayı amaç edinmişti ama çok yönlü biriydi. Her işte en iyi olmayı amaçlardı ve başarılı bir şekilde yapmayı isterdi.

Tolomuş Okeyev bir söyleşisinde “Sinema bir sentezleme sanatıdır ve başka sanatlarla paylaşıma girmezse var olamaz” diyor. Bu sözünün yansımasını Okeyev’in sinemasında nasıl bulursunuz? Diğer sanatlarla sinemayı nasıl bağdaştırmış, ilişkiye sokmuştur? Bu konuda yöntemi nedir?

Aziza Okeyeva – İlk önce insanın kendisini kültürle yetiştirmesi gerektiğine inanıyordu. Öbür kültürlerle tanışmak gerektiğini de ekliyordu. Aynı zamanda bir dünya bakışına sahip olmak, hem kendi eski kültürünü bilmesi gerektiğini vurguluyordu. Bizim bir kökümü var oradan çıkıyoruz. Onu bilmek, tarihimizi bilmek ve bunun yanında evrensel kültüre sahip olmak, bilmek. İnsan ruhani olmalıdır, insan kendiyle zengin olmalıdır o zaman ifadesi de zengin olur derdi. Bir şey söylemeye gerek duyan insan olur. O her zaman son bir şey kullanmak istiyordu. Zaten babam klasik müziği çok iyi biliyordu. Klasik resimde yine aynı ilgiye ve hafızaya sahipti. Leningrad’da okuduğu dönemde onun için bir avantajdı çünkü birçok sergilerin, müzelerin olduğu bir şehirdi orası. Babam saf bir köy çocuğuydu aslında o şehirde. Büyük bir tutku ve öğrenme isteğiyle sergilere, konserlere gitmeye başlamıştı. O zaman imkânsızlıklar içindeydiler ama devamlı konsere gidiyorlardı ve sanat etkinliklerini kaçırmıyorlardı. Son gününe kadar babam kitap almıştır. En büyük tutkusu okumaktı. Öğrenmeye her zaman açıktı ve açtı.

Peki Okeyev’in çalışmaları nasıldı? Bir film onun için nasıl oluşurdu?

Aziza Okeyeva – Bir filme başlamadan önce çok büyük bir iş yapıyordu. Özellikle tarihi bir filmse bu uzmanlara danışıyor, uzmanlarla görüşüyor. Kitapları okuyordu. Çünkü çokça bilgilenmek isterdi. Tarih onun en önemli ilgi alanıydı. Her zaman köklerini araştırıyordu. Göktürklerin tarihine dek araştırdı. Bir kompozisyon oluşturmayı sinema sanatının gerekliliği olarak görüyordu. Beş altı yaşındayken ikinci dünya savaşı zamanında çobanlık yapıyordu. At yoktu ve o inek üzerinde sabahtan akşama kadar bu işi yapıyordu. Bunu “Çocukluğumun Gökyüzü” isimli filmde işlemişti. Aynı zamanda okuyor ve çalışıyordu. O filmde gördüğü hatırladığı birçok şey var. Bu filmin senaryosunun başkası yazdı ama ön çalışma adeta bir albüm gibi her sahneyi çizmişti.

Okeyev hakkında yazılan birçok yazıda “Ateşe Tapınmak” ya da “Çocukluğumun Gökyüzü” filmlerinde sanatçıya özel bir gerçekçilikten söz ediliyor. Okeyev’in gerçeği neydi? Onun felsefesi neydi?

Alima Okeyeva – “Ateşe Tapınmak” gerçekten olmuş bir tarihi olaydan yola çıkmıştır. Bu bayan bizim ulusal kahramanlarımızdan biridir. Bir kadın olmasına karşın, Kırgızistan’da ilk Sovyet çiftlikleri (kolhoz) oluştururken onun başkanı olarak atanmıştı. 1925 yılında geçen bu filmde, öbür film ise neredeyse tümüyle biyografik. Bu biyografik hikayede yaylada çobanlık yaptığı çocukluğundan çok şey var. Kendi köklerini korumadan dünya ruhani zenginliğe geliştirmeden insan büyümez, kendi çocuklarını yetiştiremez diye düşünürdü babam. Babam her zaman doğaya tapınmıştır. Uyumlu yaşamayı düşünmüştür. Doğa ne kadar çeşitliyse halklar da o kadar çeşitli olmalıdır derdi. Hiçbir din, ırk olarak ayrım yapmıyordu o. Ne kadar çeşitli olması o kadar zenginlikti onun için. Onun için sadece iki ırk vardı; kötü adam, iyi adam. Bunların hepsi çocukluktan ona kalmış şeylerdi. Bu da tüm sinemasında belli oluyordu. Aslında bir sinema eleştirmenin işi bu ama benim babamın filmlerinde fark ettiğim bir şey, söylemeden geçemeyeceğim; çünkü filmlerinin hemen hepsinde çocuklar ve hayvanlar önemli bir yer tutuyor. Onun çocuklarla ve hayvanlarla çalışması çok ayrı bir tarz. Onlarla nasıl anlaştıkları ise neredeyse bir sır. Ama tüm filmlerinde var, her filminde muhakkak bir çocuk oyuncu ve bir hayvan var. Onun için çocuk duyguları, hayvanla insanın iletişimi, hayvanın duyguları en temiz olan duygulardı. Hiç yalan olmayan bir iletişimdi bu onun için. Aynı zamanda çocukları ve hayvanları kandıramazsınız derdi her zaman. Çünkü onlar iki yüzlü davranışı hemen davranışınızdan anlar, derdi.

Aziza Okeyeva – Bunun dışında “Ateşe Tapınmak” filmde insani olarak özel insanlar değil tarihi kişilik. Yeni rejime insanların tepkileri olmuştu. Eskiden çok zengin olan insanların elinden her şey alındı, yeni iktidar bu görevin başına bir bayan getirdi. Zengin olmayan bir aileden ve koca baskısı altında geleneklerle ezilmiş bir kadındı bu. Büyükler karşısında baş eğen bir kadın ama onu kolayca yönetmek için seçmişlerdi. Onun kolay yönetileceğini düşünmüşlerdir en başında. Bir süre sonra kadının içinde gururu uyanıyor ve kendi hak anladığı düşünceyle yönetiyor. Eski zenginler için engel olmaya başlıyor ve sonuçta öldürülüyor. Filmin kısaca işlediği konu bu...

Alima Okeyeva – Sohbetlerde babamın onun genel konusu aslında “sevgi” idi. Her zaman bunu belirtmiştir. Bu sevgi aileye, insana ve vatana olsun bir bütündü. Sevginin, Tanrının insana en büyük armağanı olduğuna inanıyordu. Çünkü sevgi yaratıcı, nefret yıkıcıdır ona göre. Nefret yok edicidir, derdi. Bu bahsettiğimiz zor koşullarda hayatta kalmak nefretle olamadı ona göre. Olumsuz bir dünyada sadece sevgi bir çözümdü, sevmek ve inanmak...

Kırgızistan’da Okeyev isminde bir vakıf var. Biraz bahseder misiniz vakıf hakkında?

Aziza Okeyeva – Bizim en önemli görevimiz belki de babamın filmlerini yeni teknolojiye çevirmek oldu. Bir proje olmuştu, DVD’ye çevriliyor filmlerinin çoğu. Bu filmlerin tümü ne yazık eski formatta ve sayısal alana aktarılmamış durumda. Bunu yapamama nedenimiz bu filmlerin çoğunun asıllarının Moskova’da oluşu. Haklar da orada. Onları almak için yüksek bir meblağ ödememiz gerekmekte. Bu yıl babamızın yetmişinci yaş gününü on bir eylülde kutlayacağız. Ama bu çerçevede ufacık bir festival düzenlemek için bütçemiz maalesef yetmiyor. Babamın filmlerinden bir toplu gösterim sunucağız. Bunun dışında doğduğu yörede bir turne yapacağız. Çünkü o kendi ülkesinin tanıtımı için çok katkıda bulunmuş biri. Babamın yetmişinci yaşı nedeniyle bir kitap çıkarmayı düşünüyoruz. Mirasını saklamak için sadece biz ailesi olarak değil, tüm ülke olarak düşünmeliyiz. Türkiye ve Rusya’nın beş yüz yıla yayılan ilişkileri hakkında bir senaryo çalışması vardı babamın, bu Rusça olarak bir dergi biçiminde yayımlandı. Şimdi bir kitap ve bir belgesel üzerinde çalışıyoruz. Bunun dışında babamın farklı makaleleri var, onları bir kitap ve bir dergi halinde çıkartmak gibi düşüncelerimi var.

Kırgızfilm’in kuruluşu 1942 yılı. 1954-60 yılları arasında ise ulusal Kırgız sinemasının ilk örnekleriyle karşılaştığımız yıllar. 1940’larda 213 gösterim salonu varken bu sayı 1988’te binli rakamların üzerine çıkmış durumda. Kırgız halkının sinemaya yaklaşımı nedir? Günlük hayatta sinemanın yeri ne Kırgızistan’da?

Aziza Okeyeva – Kırgız sineması oldukça gençtir. Aşağı yukarı sinemamızın tarihi otuz yıl. Bu kısa tarihine karşın Kırgız sinema tarihi oldukça renklidir ve kendi içinde bir patlamayı, yaygınlık kazanmayı taşıdı bu sinema diğer örneklerinden farklı olarak. Sovyet döneminde ufak ülkelerden biri sayılmasına rağmen bizim sinemamızı “mucize” olarak nitelemişlerdir. Bu yüzden de Kırgız sineması sıra dışı bir fenomen olmuştur. Çünkü en baştan çeşitli uluslararası festivallere katılmaya başladı ve ödüller aldı. Sinemasını bir yana koyun, Kırgızistan’ı kimse tanımıyordu. Babamın “Kurt Sultanı” filmi Oscar ödülüne aday gösterilmesiyle bizim neslimiz böylece gurur duyduğu bir sinemayla yetişmiş oldu. Şu an kültürümüzün bir parçası sinemamız ve onur kaynağımız.

Günümüzde Kırgız sineması ne durumda? Kazak, Türkmen ya da Özbek sinemasıyla alışverişi nedir?

Aziza Okeyeva – Sovyet dönemi sonlanınca bu kültür hayatında ve ekonomide çok tahribat yaptı. Sadece ekonomik değil her alanda oldu bu. Bizim kültür hayatımızı da çok etkilemişti, olumsuz olarak. Ama Kırgız sineması hayatta kalmayı başarabildi. Yavaş yavaş genç bir kuşak yetişti. Büyük imkanları olmasa da bir şeyler yapmaya başladılar. Böylelikle kendi sinemalarına izleyici buldular. Kendi hayranlarını buldular. Bir yerden kaynak bulup bir yerden senaryo amatör oyuncular vs ama yavaş yavaş tekrar canlanmaya başladı. Tekrar uluslararası arenaya çıktı sinemamız. Bu yeni gelen kuşak eski sinema geleneğimizi sürdürmeye çalışıyorlar. Belirttiğim gibi Sovyet döneminin sonrasında, bağımsızlık döneminde tüm cumhuriyetlerde kültür ayakta kalmaya çalıştı. Bazı ülkelerde bunu iyi başardılar. Ama kültür hayatı söz konusu olunca, ülkelerin aralarındaki bağlantılar zayıfladı, hatta kopma noktasına geldi. Her ülke bağımsızlığı yüzünden belki de kendine başkasıyla pek ilgilenmedi. Son zamanlarda herkes anladı ki tekrar işbirliği gerekmekte. Örneğin Kırgız halkı Kazak sinemasını tanımıyor. Kazak sinemacılar Özbek sinemasını tanımıyor. Bir araya toplayıp kendi sanatlarını ne gelişmeler oluyor onları alışveriş kendi eserlerini gösteriyorlar birbirlerine. Örneğin yakında Alma-Atı’da genç sinemacıların festivali düzenlenecek. Eylül’ün yirmi birinde çok büyük bir Avrasya Filmleri Festivali yapılacak Alma-Atı’da. Burada söylemeden geçemeyeceğim, Kazakistan hükümeti kendi kültürüne çok büyük destek veriyor. Kültür için ayırdığı bütçesinden büyük bir meblağ. Maalesef bu ekonomisi yüzünden Kırgızistan için mümkün görünmüyor.

Alima Okeyeva – Kırgızistan’da sinemaya her zaman halk tarafından çok büyük bir ilgi vardı. Son zamanlarda tabi ki Amerikan sineması tüm dünyada olduğu gibi bizde de ama buna rağmen Kırgız sinemacılar derneği diğer sinemaları da tanıtmaya çabalıyor. Örneğin yakın bir tarihte Türk sineması haftası düzenlendi Bişkek’te. Geçen ay Devlet Sinema Komitesi ve Sinemacılar Derneği şöyle bir etkinlik yaptı; Bişkek kentinin tüm sinemaları Amerikan filmlerini, şu vurdu kırdılı filmleri kaldırdılar ve tüm sinemalarda Kırgız filmleri gösterdiler. Televizyonda bu filmler gösteriliyor ama sinemalarda uzun bir dönemdir izlemek mümkün değildi. Festivaller dışında çok nadir gösterimi oluyor. Belki bu sayede gençleri bu tarafa yönlendirmek mümkün olacak.

Aziza Okeyeva – Bizim yaşına karşın zengin sinema tarihimiz olmasına rağmen şu anda bu mirasımı büyük tehdit altında, tehlikede çünkü bizde bu arşivin orijinalleri yok. Kırgızistan hükümetinin mali gücü yetmiyor.

Peki Kırgızistan’da sinema eğitimi veren kurumlar var mı? Festivaller var mı?

Alima Okeyeva – Güzel Sanatlar Okuluna bağlı sinema eğitimi verilen bir Fakülte olarak var. Ama sadece teorik olarak. Çünkü film yapmak pahalı bir şey. Gençlerin çoğu buna şöyle çare buluyor; video filmi yapıyorlar. En ufak imkanlarla bir şey yapmaya çalışıyorlar. Mesela profesyonel oyuncularla değil de arkadaşları arasından amatöre oyuncularla işleri kotarıyorlar.

Aziza Okeyeva – Ama bu işin en korkunç tarafı yeni gelen neslin şu vurdu-kırdı sineması ya da Amerikan sinema diline yakın işler çıkarması. Bizde yok ama Rusya’da Sinema Konfederasyonu var, orada eski dönemde üretilmiş filmler için Baltık ülkeleri ve bağımsızlığını kazanan diğer cumhuriyetler katılıyor. Onlar düzenli olarak Alma-Atı’da olsun Moskova’da olsun festivaller düzenliyorlar. Bu festivallerde klasik işler yanında yeni yapılan işlere de yer veriliyor. Ama Kırgızistan’da ne yazık yok.

Kırgız sinemasında Okeyev’in yeri tartışılmaz, peki dünyada nasıl bir ilgi var?

Aziza Okeyeva – New York’ta bir “İpek Yolu Sinema Festivali” düzenlendi, burada çok ilgi vardı. Çok başarıyla gerçekleşmişti ama bazı kopyaları Amerikalı yapımcılar satın almışlar. Scorsese mesela “Kurt Sultanı” filminin film gösterim haklarını almış durumda. Bu sorun sadece babamın filmleriyle ilgili değil tüm eski Sovyet cumhuriyetlerinin ortak sorunu.

Yine de filmin sonu belli olmaz değil mi?

Aziza Okeyeva – Biz de öyle umuyoruz (gülümsüyor)