29 Mart 2008 Cumartesi

Vasiliyev'den Okur Yazar Göktürkler Hakkında Notlar (Söyleşi)


Vasiliyev dünyaca ünlü bir Rus Türkolog, bunun yanında Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Tarih Bölümü başkanı. Ayrıca Moskova Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesinde de Türkoloji Kürsüsü Başkanı. Vasiliyev’in baş redaktör, eşininse tercüman olarak çabalarıyla, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutku bu yıl Rus diline kazandırıldı. Vasiliyev göçebelerin yazılı kültürü olamayacağı yönündeki genel kanıya zıt teorisi ile tanınmakta ve Türklerin tarih içinde okur yazarlığından bahsetmekte. Yorgun bir günün ardından bizi kırmayarak zaman ayıran bu konusunda uzman bilim adamıyla Türkçe sohbet etmek bizi oldukça memnun etti.

Türkoloji alanında ne gibi çalışmalarınız var? Bahseder misiniz?
Dimitri Vasiliyev – Benim araştırma konularımı çok ortaçağ dönemiyle ve Göktürk uygarlığıyla ilgili. Her yaz ben öğrencilerimle kazı çalışmaları yapıyorum. Göktürklere ait heykelleri ve kitabeleri inceleme fırsatım oluyor bu gezilerde. Bu zaman içinde bazı koleksiyonlar oluşturmak da mümkün oldu. Bu konu üzerine de birkaç kitap yayınladım. Yani Yenisey kazısında çıkan bir kitabeyle ilgiliydi. Bunun tanında TİKA tarafından desteklenen ve Radlov’un Orhun abidelerini kalıpları ve yeni kopyaları da var bu çalışma kapsamında. Arkeologlarla iş birliği yapıyorum. Arkeoloji araştırmaları alanına ait de Göktürk tarihine ait maddi kültür eşyalarını inceliyoruz. Bir de şimdi Türkiye’de yapılan bu Türk Kültürü Kongresine katıldım.

Atatürk’ün Nutku’nun Rusça’ya çevrilmesi konusunda bir çalışma yürütüldü. Bu konu hangi aşamada? Yayımlandı mı bu eser?

Dimitri Vasiliyev – Birkaç gün önce benim için çok önemli bir olay oldu. Türkiye’de ilk defa Rusça’ya çevrilen Atatürk’ün Nutku’nu yayınladık. Atatürk Araştırma merkezi tarafından bu yayını gerçekleştirdik. Tercümanlar olarak Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsünün uzmanları iştirak etti bu çalışmaya. Dokuz tercüman vardı bu çalışmada. Tercümanların koordinatörü benim eşim oldu. Bunlar üç yıl içinde orijinal eski metinden tercüme edildi. Bu bildiğimiz yeni metinden değil. Çünkü biz akademik bir tercüme hazırlama niyetindeydik. Ben de bu çalışmada baş redaktörüm. Söylemek isterim ki benim meslektaşlarım Moskova’da bu kitabı dört gözle bekliyor.

Burada Göktürk yazısı hakkında çeşitli varyantlar olduğundan bahsettiniz ve örnekler verdiniz...

Dimitri Vasiliyev – Bu daha önceden de anlaşılıyordu ama kaynak çok azdı. Araştırma yapmak zordu. Ama şimdi arkeoloji araştırmalarımız bir hayli fazla ve inceleyecek materyal elimizde mevcut. Bunun için yeni örnekler var ve onların sayısı oldukça çok. Onun için artık kıyaslama imkanımız var. Artık daha kapsamlı araştırmalar yapılıyor.

Bu karşılaştırmaların sonucunda çıkan nedir?


Dimitri Vasiliyev – Orhun yazıtlarının dili bu son dönem iyileştirilmiş ve şiveler üzerinde bir ortak dil gibi meydana gelmiş. Ama bundan önce kabileler içinde farklı yazı varyantları da kullanıldığı anlaşılıyor. Bu farklılıklar gramer bakımından, imla bakımından bulunmaktaydı. Demek ki eski göçebe Türk uygarlığında okuma yazma çok yaygındı. Demek bu göçebelerin erken ortaçağ döneminin sanıldığının aksine kültür seviyesi çok yüksekti.

O zaman bu yaygın kanının yanlış olduğunu gösteriyor...

Dimitri Vasiliyev –
Evet. Yazan biri varsa muhakkak okuyan biri de olmalıdır. Demek ki çocuklar için bir eğitim olmalıydı bu yazıyı öğretmek için. Bence bu göçebe hayatında en atıl dönem olan kış aylarıydı ve bu aylar çocuklara okuma yazma öğretilen, eğitim verilen bir dönemdi. Kışın yurt içinde zaman geçirmek zorunda kalan göçebe bunu eğitim için kullanmış olmalı. Böylece çocuklarına hem Göktürk alfabesini hem de sözlü edebiyatı öğretiyorlardı.

Göktürklerin Şaman inancında olduğunu söylemek yanlışsa Gök-tanrıcı ya da Türkiye’de yaygın kanıya göre tek tanrılı oldukları görüşü de yanlış mı?

Dimitri Vasiliyev – Evet çünkü Göktürkler çok tanrılı bir dine sahip. Şaman ise basit insanla tanrılara arsında bir aracı olarak görülmeli. Şamanizm Göktürklerin dini demek doğru değil. Şaman yolculuk eden kişi. Taraftarı olan ruhların yardımıyla mücadele veriyor ve şerle savaşıyor. O sadece bir arabulucu. Tek tanrıcı değiller Göktürkler. Tengricilik demek onların dini için daha doğru. Şamanlara on dokuzuncu yüzyılda bazı araştırmacılar hangi tanrının daha kuvvetli olduğunu sorduklarında aldıkları yanıt ilginç. Şamanlar araştırmacılara tanrılar arasında bir savaş olduğunu söylemekteler. Örneğin bir kahramanı destekleyen başka bir tanrıyken diğeri destekleyen başka bir tanrı.

Öyleyse Göktürklerin dini yapısı nasıldı? Göktürk dini örgütlü ve tek tanrılı bir din miydi?


Dimitri Vasiliyev – Kaynaklara göre Şamanizm ait olan bütün unsurlar sadece tedavi için kullanılmış. Yani Şaman bir tür şifacı. Bunun dışında ava gidilmeden önce Şaman’a başvuruluyor, o da bir kurban sunuyor ve av bereketli geçiyor. Ama büyük dini törenlerde Kaan aynı anda baş din adamı görevini üstlenmekte. Bunun için hemen her dönemde yalnız Kaan önder ve din adamıydı. Tek başına hem din adamı hem de siyasi otorite Kaan. Bu çok ilginç. Ama aynı derecede önemli olan şu ki kaynaklara göre Göktürklere hem Çin’den Budist misyonerler, hem de Maniheist misyonerler ve hatta Nesturi Hıristiyan misyonerler misafir olarak gelmiş. Göktürkler bu konuklara karşı bir şey yapmamıştır. Onları sadece dinlediler. Misafirleri gibi ağırladılar. Çünkü göçebe toplumunda uzak diyarlardan gelen yeni bilgi çok değerli kabul ediliyordu. Bunun için başka yerlerle ilgili haberleri Türklerde vardı. Onlar Budist, Hıristiyan ya da Mani ne demek biliyorlardı. Göktürklerde tanrıların sayısı çoktu; Umay, Yer-su Tanrısı, Erlik ve hatta bir de yol tanrısı var. Kaynaklarda bu birçok tanrının ismine rastlıyoruz.

19 Mart 2008 Çarşamba

Genadiy Bazarov ile Kırgız Sineması Üzerine (Söyleşi)

Ünlü Kırgız yönetmen Genadiy Bazarov TÜRKSOY’un katkılarıyla Ankara’da 18 Kasım 2005 tarihinde düzenlenen, Doğumunun 70. Yılında Tölömüş Okeyev’in Anma Toplantısına katıldı. Kırgız sinemasının Okeyev sonrası yetişen ikinci kuşağının en önemli temsilcilerinden olan Bazarov ilginç sinema dili, seçtiği konular itibariyle sadece kendi ülkesinde değil Avrupa’da da tanınmakta. Çağın sesi olup çağdaşa uzanan bu sinema ustasıyla karşılaşmak bizim için de hoş bir deneyim oldu. (Bu röportajdan bir iki ay sonra yönetmen vefaat etmiştir)

Siz “Ana Toprağı” (Саманцынын Золу) isimli filminizle büyük bir sükse yaptınız 1968’de. Bu filmde savaşta oğullarını kaybeden Tolganay ailesinin dramı anlatılıyor. Bu filmin senaryosu Aytmatov’un bir hikayesinden Dobrodeev ve Talankine tarafından uyarlanmıştı. Aytmatov’u okuyanların gözünün önünde hep bir sahne, bir görüntü belirir. Onun eserlerinin sinemaya uyarlanması konusunda düşünceleriniz nelerdir?

Genadiy Bazarov – Oldukça zor onu sinemaya uyarlamak. Çünkü Aytmatov’un edebi dili çok özgündür. Kullandığı kelimeler çok betimleyici, kapsayıcı, ayrıca onun bir şiirselliği var. Bu şiirsellik karmaşık imgelerle dolu ve felsefi. Bunu film yaparken somutlaştırmak için bir sinematografik bir senteze varmak gerekiyor Aytmatov’un şiirsel dilini bozmamak adına yapılması lazım. Onun yüksek felsefesinin değerini düşürmemek için. Bir yol, bir gidişat bulmak lazım. Sinemasal bir dil, bir tarz bulmak lazım onun şiirsel diline uyan. İçeriğine uygun bir gidişat olsun bu.

Filmin teklifi size nasıl geldi? Bundan bahseder misiniz?

Genadiy Bazarov – Ben o kuşak Kırgız yönetmenlerin içinde en genç olanıydım. Okeyev, Şamşiyev gibi onlar o zaman önemli yönetmenlerdi, bense daha yolun başındaydım. Daha sonra ben geldim. Moskova’daki sinema enstitüsünü bitirip döndüm. Yirmi dört yaşındaydım ve kendi öykülerime dayanarak kısa metraj filmler çekmiştim. Daha genç bir üniversite öğrencisiyken. Aytmatov o işleri gördü ve büyük bir risk aldı. Bana güvendi ve tabii ki bu teklifi alınca kendimi kaybettim. Çok heyecanlandım, şaşırdım.

Bu eser daha önce sahnelenmiş bir eser miydi? Sanırım bir tiyatro oyunuydu bu...

Genadiy Bazarov – Evet. “Ana Tarlası” bütün Sovyetler Birliğinde tiyatro sahnelerinde ve Avrupa’da oynanmıştı ve iyi tanınıyordu. Bu tanınmış eseri sinemaya aktarmak için benim kendi formülümü bulmam lazımdı ki başka sahnelemelere benzemesin, özgün olsun ve o sahnelemeleri tekrarlamasın. Bu bağlamda Aytmatov’a çok minnettarım, bana o yaşımda güvendiği için. Böyle genç bir yeni sinemacıya güven göstermek büyük bir risk almaktı. Çünkü eser çok zordu ve karmaşıktı. Ama bizim bu durumdan yüz akıyla çıkabildiğimizi düşünüyorum. Her genç gibi ben de kendimi bir şekilde gösterme, ifade etmek istiyordum. Bu filmde çok deneyimli oyuncular yer alıyordu. Mesela baş rol oyuncusu Sovyet Dünyasının en tanınmış oyuncularından Kudıkiyeva yer almıştı. Maalesef şimdi o aramızda değil, vefat etti. Onlar bana çok yardımcı oldular.

Aytmatov’un yardımları oldu mu?

Genadiy Bazarov – Aytmatov sık sık gelirdi çekimlerin yapıldığı alana. Sıkça izlerdi yapılanları ve öğütlerde bulunurdu. Ama kontrol eden biri gibi değildi. Oldukça hak gözetiyordu. Daha önce alışılmış şekilde bu filmi çekmek şart değildi. Ben de tam bunu deniyordum. O da bunu çok iyi anlıyordu ve benim sanatsal yaratıma müdahale etmiyordu. Köhneleşmiş ve gelenekselleşmiş bir sinemadan uzaklaşmak istediğimi de çok iyi anlıyordu ve beni destekliyordu. 1960’lı yıllarda Sovyet Sinemasında arayışlar dönemiydi. O da bu yüzden belki de benim sinema anlayışımı destekliyordu.

Şu an hem Kırgız sineması hem de İç Asya sinemasında yönetmenler arsında iletişim nasıl? Bir yandan “Küresel Köyden” söz ediliyor, bir yandan da bireyselleşen bir dünyadan. Acaba Kırgız yönetmenler ve diğer Türk Cumhuriyetlerin yönetmenleri birbirlerini takip ediyorlar mı? Böyle bir dünyada ve böyle koşullarda nasıl var olma çabası içindeler?

Genadiy Bazarov – Sovyet zamanında, yani bir ülke iken sürekli bir temasımız oluyordu. Özellikle Kazaklarla, Türkmenlerle, Baltık Cumhuriyetlerindeki sinemacılarla. Bu bir sinemacılar birliği şeklindeydi. Bizim oyuncularımız onların filmlerinde, onların oyuncuları bizim filmlerimizde çekimlere katılırdı. Karşılıklı festivaller yapardık. Sinema tartışırdık ve fikir alışverişinde bulunurduk. Sovyetler dağılınca temasımız koptu çünkü her cumhuriyet içine kapandı, inzivaya çekildi ve kültür emekçileri, özellikle sinemacılar buna rağmen sürekli temasımızı koruduk. Birbirimize kendi eserlerimizi göstermeye çalışıyoruz. Sinemacılar Birlikleri düzeyinde bu temas hâlâ sürmekte. Sürekli bir araya gelmeye çalışıyoruz. Tabi ki bu artık zor. Çünkü eskiden bir merkezi güç bize finans sağlarken bu ortadan kalktı. Bir süre film çekmek için hiç para bulunamadı. Sovyetler dağıldıktan sonra on beş sen boyunca nerdeyse hiç film çekilmemişti. Bu dönemde tek tük filmler çıkıyordu. Bunlar da yurtdışından, özellikle Fransız, Alman ortak yapımlar sayesinde oluyordu.

Türkiye’ye ilk gelişiniz mi?

Genadiy Bazarov – 1997 yılında İstanbul’a gelmiştim. Ankara’ya ilk gelişim.

Türk sineması 1980’lerden sonra bireysel sorunlar üzerine filmler çekmeye yöneldi. Sinema Toplumsal sorunlardan adeta sıyrıldı. 1970’lerdeki sinema anlayışı değişti. 1990’lardan sonra Amerikan filmleri tarzı ya da komedi filmleri moda oldu. Ama özellikle Almanya’da doğan ikinci kuşak Türkler özellikle Türk sinemasında taze kan oluşturuyor. Sizde durum nedir?
Genadiy Bazarov – Ama hemen hemen bizde de bu durum böyle. Nazım’ın çok güzel bir şiiri var ya hani “Sen yanmazsan, ben yanmazsan nasıl çıkılır karanlıktan aydınlığa” sanırım böyle bir şekilde düşünmek gerekiyor. Bazı şeylerin ticari olmak zorunluluğu yok. Başka türlü değerler de var. Ama bunlar es geçiliyor. Türkiye gerçekten ilginç bir ülke. Biz arkadaşlarımızla Anıtkabir’i ziyarete gittiğimizde orada birçok genç insan ve çocuk gördük. Yarına yatırım yapan bir siyaset ve sanat anlayışı gerekmekte. Yeni gelişen nesillere ayrıca manevi bir şeyler de vermeli. Anıtkabir’deki o çocuklar o yüzden bizim gözlerimizi yaşarttı. Bizim yaşadığımız dağılma sürecinden sonra gençler boşlukta kaldı. Bu dönemim kötü tarafı sadece bu günü yaşayan bir insan tipi oluştu. Maneviyat genç kuşaklarda kayboldu. Yeni kuşak sadece iyi yaşamak istiyor ve hayatını idame ettirmekle ilgileniyor. Bu yüzden kültür alanında çalışmak isteyen gençlerin sayısı çok az. Herkes rahat bir hayatla ilgileniyor ve çile çekmek istemiyor. Zengin olma hayali daha baskın çıkıyor ne yazık ki!


Her sanatçının bir anlatma meselesi vardır. Neyi anlatmayı tercih ediyorsunuz sinemanızda? Yanıt aradığınız soru nedir sanatınızda?
Genadiy Bazarov – Bir ebedi soru vardır ya hani “İnsan mutlu olmak için ne yapmalı?” diye; Tölömüş Okeyev destanlara dayanan epik ya da tarihi filmler yapmayı severdi, bense daha farklı bir tasarının yönetmeniyim. Ben çağımın insanını anlatıyorum sinemamda. Benim filmlerimde evsizler, alkolikler, yoksulluk sınırının çok çok altında olan kişileri işliyorum. Yani bir bakıma yer altı sakinlerini, toplumun en alt katmanında olanları çalışıyorum, mercek altına alıyorum ben. Bu kişilere bakarak “tam mutluluk için ne gerekir?” sorusuna yanıt arıyorum. Ben onları çekerken kendi filmlerimde metafizik yöntemlere başvuruyorum. Benim bulduğum yanıt şu; insanın mutlu olması için kendini insan olarak hissetmesi lazım! Başkasının acılarını anlayan, insanlığını kaybetmemiş biri kendini insan olarak hisseden kişidir bence. Ayrıca haysiyete ve öz gurura sahip olması da önemlidir. Yoksul olmasına rağmen yukarıda saydıklarımı taşıyan kişiler hakkında filmler çekiyorum. Benim karakterlerim “yoksulum ama bu bana ait bir yoksulluk” diyen kişiler. Ama bu karakterler “sahip olduğum hiçbir şey yok ama ben mutluyum” da diyor. Çünkü onlar şerefini kaybetmemiş kişiler.

O zaman başka bir ebedi soru soralım. Sizce kader nedir? İnsan seçebilir mi?

Genadiy Bazarov – Bu sosyal tabakalaşmayla ilgili bence. Bu sadece sosyal bir problem. Biz o duruma karşı gözlerimizi kapatamayız. Bence seçmek bu. Çünkü bu her ülke için geçerli. Ben gözlerimi kapamamayı seçtim. Onlarla karşılaşıyorum. Onlarla arkadaş oluyorum. Onlarla selamlaşıyorum. Benim seçtiğim bu. Çoğu iyi ve duyarlı insanlar. Sadece onlar bizim kadar şanslı değil. Kaderden çok bu talihle ilgili. Sosyal durumlarından dolayı bir şanssızlıkları var. Ondan dolayı onlar bu hale gelmiş bence. Ayrıca onların arasında bir dayanışma var ve hayata karşı başka türlü bir hassasiyetleri var. Evsizler kendi sorunlarını bütün insanların sorunları haline getirmiyorlar. Aynı zamanda da haydut ya da hırsıza da dönüşmüyorlar. İşte tam da böyle insanları filmlerime konu yapmayı tercih ediyorum. Böyle tüm dünyada milyonlarca insan var. Onları unutmamız lazım. Ben izleyenlere, her şeye sahip olanlara, hiçbir şeyi olmayanları gösterip bir kuşku saplamak istiyorum. Böylece belki de onların değil izleyenlerin yardıma ihtiyacı olduğunu vurgulamak istiyorum çünkü mutluluk bir şeylere sahip olmakla, mülkle ilgili değil. Paylaşmak lazım hissini yaratmak isterim filmlerim sayesinde.
(Fotoğraflar - Mehmet Okutan)

11 Mart 2008 Salı

Kaddo Dilleri (Makale)

Kaddo Dil Ailesi
Kaddo Dil Ailesi, Amerika Birleşik Devletlerinin Güney Dakota’dan başlıyarak Louisiana eyaletine dek ırmak boylarında konuşulmaktadır. Avrupalılarla karşılaşan ilk ova yerlileri bu dil ailesine bağlı bir dili konuşmaktaydı. Kaddo dilleri günümüzde biri ölü beş dili içerir.
The Kitsai günümüzde ölü dil olmuştur. Kitsai halkı 19ncu yüzyılda Viçita (Witchita) kabilesi içinde erimiştir. Kaddo, Viçita ve Pawnee dilleri günümüzde Oklahoma’da bir avuç yaşlı tarafından konuşulur. Arikara dilini konuşanlar günümüzde Kuzey Dakota’da Eyaleti, Fort Berthold Reservasyonu’nda yaşamaya devam etmektedir. Bazı Kaddo dilleri eskiden, daha ziyade kuzeydoğu Texas, güneybatı Arkansas, güneydoğu Oklahoma ve kuzeybatı Louisiana yaygındı. Pavni halki önceleri Platte ırmağı boyunca ve Nebraska’da yaşamaktaydı.
Kitsai (veya Kichai) dili bu dil ailesinde ölü tek dillidir. Bu dil 1930lara değin Oklahoma’da konuşulmaktaydı. Alexander Lesser tarafından Kitsai halkı hakkında bir dizi önemli antropoloji çalışması yapılmıştır. Bu halk Viçita halkıyla yakın bağlara sahipti.
Kaddo Dil Ailesine üye dillerin sınıflandırılması konusunda Lyle Campbell ve Marianne Mithun’un Kuzey Amerika Yerli dilleri hakkında yaptıkları kapsamlı araştırmaları çerçevesinde görüşleri vardır. Ilk görüşe göre Kaddo Dil ailesi aşağıdaki gibi sınıflandırılır;

■ Kuzey Kaddo
A. Pavni-Kitsai
a. Kitsai
– Kitsai Dili (veya Kichai)
b. Pavni
– Arikara Dili (veya Ree)
– Pavni Dili (Güney Dirseği ve Skidi lehçeleri)
B. Viçita
– Viçita Dili (Asıl Viçita, Waco ve Towakoni lehçeleri)
■ Güney Kaddo
– Kaddo (Kadohadacho, Hasinai, Natchitoches, Yatasi lehçeleri)

Bu sınıflandırma yanında yine benimsanan başka bir sınıflandırmada Kaddo dil ailesi üç alt-gruba bölünmektedir. Burada tartışma Adai Dilinin konumu üzerine olmaktadır. Bazı dilbilimciler Adai Dilini, Kaddo Dil Ailesine üye kabul etmez, bu dili sınıflandırılamayan akrabasız bir dil sayar. Bu dilbilimcilere göre bu dilin diğer Kaddo dilleriyle yakınlığı sadece tarih içinde aynı coğrafyada yaşamak yüzünden oluştuğu yönündedir. İkinci sınıflandırmada bu dil ayrı bir alt-grup oluşturur;

▪ Kaddo alt-grubu (Kaddo Dili)
▪ Kuzey Kaddo alt-grubu (Viçita, Kitsai, Arikara, Pavni)
▪ Adai alt-grubu (Adai Dili)

Kaddo Dili (Caddo)
Kaddo Dili, Kaddo dil ailesinin aynı isimle anılan alt-grubunda yer alır. Kaddolar geçmişte Louisiana ve Arkansas eyaletlerinden geçen Red ırmağı boyunca yerleşmişlerdi. Aslında yerleşik yaşam sürmelerine rağmen Avrupalıların yerleşmesinden sonra yarı göçebe bir hayat yaşamaya başladılar. Tarımla uğraşan Kaddoların mısır hasadı ve güneş tapımına dayalı ayrıntılı bir dini vardı. Kaddolarda soy anayanlıydı. Bazı araştırmacılar, Kaddo kültürü ile Meksika ve Yucatán yerli kültürleriyle ilişkilendirmektedir. Üç Kaddo lehçesi bulunur;

Ayınote'-tsi (Hasinai)
na'm-tsi (Natchitoche)
na'-ot-si (Kadohadacho)

Vahşi Kedi
wah'-dooh (Hasinai)
ma-do' (Natchitoche)
wa-do (Kadohadacho)

shúuwi' (adam) náttih (kadın) dìitsi' (köpek)
kuukuh (su) hakáayu' (beyaz) hadiku' (siyah)
báwsa' (görmek) hahtinu' (kırmızı) nayáwsa' (şarkı söylemek)
hak'aykuh (sarı) saku (güneş) niish (ay)
wkibáwsa' (işitmek) yáasa' (yemek yemek)

Kaddo dilinde sayılar;
[1] gauenie [2] bit [3] daauo [4] evui [5] de cequan
[6] danqui [7] bi cequan [8] daauo cequa
[9] ivui cequa [10] benaar

Viçita Dili (Wichita)
Viçita Dili, Kaddo Dil Ailesinin Kitsai, Arikara, ve Pavni dilleriyle Kuzey Kaddo alt-grubu içinde yer alır. Viçitaların asıl yurdu Arkansas ırmağı yakınlarıydı. Ova yerlileri arasında misyonerlik çalışmalarının ilk yapıldığı toplulukturlar, bu yüzden Kaddo dilleri arasında ilk incelemeler bu dille ilgilidir. Diğer Kaddo halkları gibi onlar da yarı göçebeydi ve köy birimleri halinde yaşamaktaydılar. Özellikle dövme bu halk için en önemli süslenme aracıydı. Mısır ekimi ve hasadıyla ilgili bir dinsel yapıları vardı. Günümüzde konuşulduğu Oklahoma’da can çekişmekte olan Viçita Dilinin, çok yakın bir gelecekte ölü dil olacağı düşünülmektedir.
Viçita Dilinde, kök kelimelerin çoğunda sesli harf önermelerine rastlanır. Bu toplam 3 ünlü ile (yüksek, orta, alçalan) yapılmaktadır. Bu özellik sadece bazı Kuzey Kafkas Dilleri ile, Papua Yeni Gine’de konuşulan Ndu Dilinde rastlanır.

we'its (adam) gahig (kadin) kitsiya (köpek)
gits (su) kut (beyaz) ga'is (siyah)
waw (ay) gawats (sari) sakita (güneş)

Viçita (Wichita) dilinde sayılar aşağıda olduğu gibidir;
[1] chíxhass [2] wic [3] taw [4] tákwic [5] iskwic
[6] kíyehes [7] kiyáhwic [8] kiyátaw
[9] chíxhass kíntixhi [10] ishkhirixhawás

Arikara Dili (Sanish, Arikari)
Arikara Dili, Kaddo Dil Ailesinin Kuzey Kaddo alt-grubunda yer almaktadır. Geçmişte Güney ve Kuzey Dakota eyaletlerinde Missouri nehri boyunca yaşamaktaydılar. Yakın akraba oldukları Pavnilere benzer bir sosyal düzende yaşayan Arikalar, mısır tarımında uzmanlaşmışlardı ve diğer kabilere et karşılığında mısır veriyorlardı. 1823’den itibaren başlayan savaşlar, çiçek salgınları nüfuslarını oldukça azalttı. 1860 yılında, Siu kabileleriyle (Mandan ve Hidatsa) Fort Berthold’ta kurulan rezervasyona yerleştirildiler.
Arikara (ya da Arikaree, Ree) Kaddo dili olmaı yanında, son bin yıldır Güney Dakota’da yarı-göçebe yaşam tarzlarıyla da dikkat çekerler. Diğer akraba Kaddo toplulukları gibi tarımcılıkta gelişmişlerdi. Başta mısır tarımı uzamanlık alanıydı, birtür kült olan “Mısır Ana” onların en önemli simgesidir. Arikaralar yurtları olan Güney Dakota’dan günümüzde Kuzey Dakota’daki Fort Berthold rezervasyonuna yerleşmek zorunda kaldılar. Dilleri Pavni diliyle yakın akrabalık göstermektedir.

wiíta (adam) sápat (kadın) xaátš (köpek)
tstoóxo (su) čiišawataan (beyaz) katiit (siyah)
eerik (görmek) črahpahaat (kırmızı) raana'u (şarkı söylemek)
an (yemek yemek) raanustahkataan (sarı) ša (güneş)
atka'u (işitmek) iiwitk (ayrılmak) pa (ay)
xaawaarúxti' (at) kuúnux (ayı) scrihkaapinát (kurt)
tanáha' (bizon) suúnu' (kirpi) wárux (tavşan)
wáh (geyik) tawárut (sincap) níkus (serçe)
waxtás (vaşak) kaáka (karga) neétahkas (kartal)
ciwáku' (tilki) koóhat (ördek) níwit (kokarca)
nút (yılan) sax (kaplumbağa) ciwahpaákus (balık)

Arikara dilinde sayılar;
[1] asco [2] pitco [3] towwit [4] chitish [5] chihgo [6] chapis
[7] tochapis [8] tochapiswon [9] nahenewon [10] nahen

Pavni Dili (Pawnee)
Pavni Dili, Kaddo Dil Ailesinin Kuzey Kaddo alt-grubu içinde yer almaktadır. Geçmişte Platte Nehri boylarında yaşarlardı. On dokuzuncu yüzyılda Kitkehaki, Çaui, Pidahaurat ve Skidi isimleri verilen görece bağımsız gruplardan oluşan Pavni halkı yarı göçebe bir yaşam sürüyorlardı. Oldukça gelişkin bir sosyal sınıf sistemi yanında, ayrıntılı ve astronomiye dayalı bir dinleri vardı. İspanyollarla karşılaşmalarından sonra gelişen at yetiştiriciliği çömlekçilik sanatlarının gerilemesne neden olmuştur. 1833’den başlayarak imza ettikleri anlaşmalar sonucunda Nebraska’daki yurtlarını yitirdiler ve 1876’da Oklohoma’ya yerleştirildiler. (Güney Dirseği, Skiri, Skidi ‘Kurt’ olarak bilenen lehçeler)

piíta (adam) tsápaat (kadın) asakis (köpek)
kiítsu' (su) taka' (beyaz) kaatiit (siyah)
eerit (görmek) pahaat (kırmızı) raruuku (şarkı söylemek)
tarkata (sarı) sakuru (güneş) páh (ay)

Pawnee dilinde sayılar;
[1] ŭsk'-o [2] pĭt'-ko [3] tau'-it [4] ski'tĭks [5] si'huks
[6] skiks'-a-pĭts [7] pĭt-ku-siks'-a-pĭts [8] tau-iks'-a-pĭts
[9] li-uks'-ĭd-ĭ-war [10] li-uks'-ĭd-ĭ

Adai Dili
Adai Dili, yalıtılmış bir dildi. Günümüzde bu dilden sadece 275 kelime bilinmektedir. Fakat bu kelimelere bakıldığında bu dilin bir Kaddo Dili olduğu anlaşılır. Belge biçimindeki kanıtların yetersizliği kesin karar vermek için işi zorlaştırır. Fakat Wallace Chafe ihtimal dahilinde olmayan bu ilişkiyi kanıtlamıştır.
Adai Dili (Adaizan, Adaizi, Adaise, Adahi, Adaes, Adees, Atayos da denilmektedir) aynı adı taşıyan halk tarafından doğu Louisiana konuşulmaktaydı. Adai ismi, Kaddo Dilinden olan hadai (çalılık) kelimesinden türetilmiştir.
1530’de Álvar Núñez Cabeza de Vaca bu halk üstüne ilk yazan kişi oldu, ve bu halk için Atayos ismini kullandı. Adai halkı, akabinde yurtlarını tek ettiler. 1820’de, onlardan sadece otuz kişi geride kalmıştı.

Adai dilinde sayılar;
[1] nancas [2] nass [3] colle [4] tacache [5] seppacan [6] pacanancus
[7] pacaness [8] pacalcon [9] sickinish [10] neusne
KAYNAKÇA
Glover, William, A History of the Caddo Indians, The Louisiana Historical Quarterly, Louisiana, 1935.
Parks, Douglas, A Grammar of Pawnee, Garland Publishing, New York – London, 1976.
Rood, David, Sketch of Wichita, A Caddoan Language in Goddard, Ives Handbook of North American Indians Languages, Smithsonian Institution, Washington, 1996.
Weltfish, Gene, Caddoan Textes – Pawnee, South Band Dialects, Publications of The American Ethnological Society, New York, 1937.

6 Mart 2008 Perşembe

Ulturgashev ile Zamanın Kıyısında (Söyleşi)

Doksanlı yılların ortalarına doğru, Hakas ressam Aleksey Ulturgashev’in resim anlayışı Rusya’daki sanat eleştirmenleri tarafından archaeo-art olarak adlandırılmıştı. Onun resimleri, bir zamansızlık hissi yaratmakta ama bu his ne geçmişe özlemi, ne de gelecek kaygısını barındırmakta; izleyenlerde her türlü zaman ölçütünden sıyrılan, sonsuz bir şimdiki zaman duygusunu bırakmakta... Bu da Şamanizm’de, zamanın bir döngü olarak algılanmasından kaynaklamakta sanırım. Ulturgashev’in resimleri, izleyeni dünyeviden koparmadan manevi bir alemin içine çekmekte, ona bakanlarda dingin bir his yaratmakta. Ressama, söyleşiden sonra bir resmini işaret ederek, konuyu işleyişini anlamak için ak mı? kara mı? olduğunu sordum. Hem ak, hem kara dedi yüzünde nadir beliren o dingin ve utangaç gülümsemesiyle...

Sizin sanatınız archaeo-art olarak adlandırıldı, bu tanımla kastedilen nedir? Archaeo-art’tan siz ne anlıyorsunuz?
Ulturgashev – Sayan-Altay topraklarında daha önce yaşayan halklardan bize miras olarak çok sayıda eser ve anıt kalmıştır; resimler, kaya resimleri, dikili taşlar. Bu esrelerin yapılış tarihi de milattan önce dört binli yıllara kadar iniyor. Bu yapıtların, anıtların tümü halkımıza miras olarak kalmıştır. Şamanlık, yani Kamlık inancı içinden geliyor onlar. Halkım gündelik hayatını bu kültürel mirasla yoğurmak suretiyle, yani onlarla iç içe yaşıyor ve aynı zamanda bu kültürel miras, halkımın kut (ruh) inancını da oluşturuyor. Sovyet zamanında benim şu an ürettiğim türde resimleri çizmek yasaklanıyordu. Resmi sanat anlayışında çalışan sınıf ideolojisi vardı. Böyle bir anlayış uygulanıyordu. Resmi olmayan sanat anlayışında olan üretimler resimden kabul edilmiyordu. Yok sayılıyordu. 1992’de Sovyetler dağıldı, ideolojisi de sona erdi ve çoğu ressam biz neyi çizeceğiz diye düşünmeye başladı. Bir boşluk içinde buldular kendilerini. Ama aslını söylemek gerekirse asırlar öncesine dayalı o yüklü olan bilgi benim içimde vardı ve kendiliğinden dışarı çıktı. Neyi çizmeliyim konusunda daha önce hiç düşünmemiştim. Halkımın Kamlık inancı ve gelenekleri, özellikle Kamlık inancı -ki uzun yıllar boyunca kapalıydı, baskılanmış idi bu inanç- bende su yüzüne çıktı. Böylelikle sanat dünyasında sanatım archaeo-art olarak adlandırılmış oldu. Halkıma ait olanlar, çok eski dönemlerde yaşamış olan şeyler, nesneler şimdiki zamanı da yaşattırıyor, geçmişe de dönüyor ve bir anlamda yeniden yorumlanıyorlar. Bu da günümüzdeki estetik anlayışın çerçevesinde ve günümüzde bizim halkımız için zannederim ki çok gerekli bir konudur. Gereksinim olan bir konudur. Güzel bir konudur. O kaya resimleri hem Kamlığın içinde yer alır, hem de biz Türklerin tarihi içinde yer alır, bizimle bir bütündür aslında ve Sayan-Altay bölgesinde yaşayan Hakaslar, Tuvalar, Altaylar gibi halklara yaşam gücü veriyor. Bugün yaşanan ekonomik zorluklar sıkıntılar içerisindeki halka bir tür destek oluyor. Bizim halkımız bu sanat tarzı üzerinden yüzünü yeniden keşfediyor.

Maneviyattan bahsediyoruz, peki bu maneviyata dönüş içe dönüş, içe kapanmak gibi değil de dışa dönüş gibi bir şey oluyor sanırım bir yandan da...
Ulturgashev – Doğrudur, dışa doğru bir açılım süreci yaşanıyor...

Şamanizm’de günlük hayata dahil olanla, mitik alanda olan birbirinden kopuk değil. Örneğin Hıristiyanlıkta ve İslam’daki gibi bir kutsal zaman anlayışı karşımıza çıkmıyor. Şamanizm’de sanki tüm zaman kutsal, bundan dolayı mı resimlerinizde bir zamansızlık hissi var?

Ulturgashev – Sibirya’nın önemli sanat merkezlerinden birisi olan Kuznetsk şehrinden, Moskova’da bile itibarlı, konusunda uzman bir sanat bilimcisi arkadaşım, bu tarz çalışmalarımın bin yılların içinden gelip geçen bir köprü vazifesi gördüğünü söyledi.

Resimlerinizde özellikle oluşturulmuş bir evren var. Bu resimlerde; figürle, işaretle, renklerle karşımıza çıkıyor adeta. Size ait olan bu evreni, bu dünyayı nasıl tanımlarsınız? Hikaye anlatan mı? Tanık olan mı?

Ulturgashev – Ben kendi sanatımda şöyle bir düşünceyi ortaya koyuyorum. Birkaç evrenden, dünyadan oluşan bir düşüncedir bu. İlk düşünce dünyası, halkımızın mirası çoğunlukla müzelerde, bir karanlığın içinde yatıyor. Onu kimse görmüyor, dışarı açılamıyorlar. Sanatımla onları dışa taşıyabiliyorum ve gücünü de hissedebiliyorum. Çalışmalarımda, Mısır piramitleriyle yaşıt bu mirasın aynı zamanda bütün Türklerin maneviyat kökünü oluşturduğunu düşünüyorum. Bu anıtlar, tarihi alt yapımızı oluşturuyor yani bizim tarihi referansımız. Onların önemi dünya çapında, yaygın olarak bilinmemesine rağmen. Bir başka dünyam ise bizim halkımızın içindedir. Kamlık inancı ve o inancın doğaya, toprağa, suya bakışında. Kamlık inancının içinde yaşayanlar dünyayla, havayla, ormanla bir uyum içindeler. Bu uyum sayesinde, insanın aklı da sağlam oluyor, ailesi de sağlam oluyor, mutluluğu da...

Bir sonraki soru olarak soracaktım, yanıtını verdiniz. Şamanın iyileştirme fonksiyonu da bu resimlerde de var gibi...

Ulturgashev – Aslında pek çok kişi, ilgili sanatsever, ben özellikle böyle bir şeye eğilmesem de, buna benzer şeyler söylüyor. Resimlerimden ılık bir enerjinin, bir dinginliğin yayıldığını belirtiyorlar.

Bu geleneksel resimler aslında deriye taşa, ağaca yapılan resimlerdir. Malzeme olarak sizin kullandığınız batı kaynaklı tuval ve yağlı boya. Bu noktadan hareketle, siz taşa ya da tahtaya yapılıyormuş gibi tuvali dokulandırıyor musunuz? Böyle bir yüzey olduğunu düşünerek mi yapıyorsunuz resimlerinizi?

Ulturgashev – Çalışmam esnasında kullandığım malzemenin hiçbir önemi yok. Binlerce sene önce yapılan resimler için taş, o dönem için kolay bulunan bir malzemeydi. Dolayısıyla bugün modern malzeme ne ise onu kullanıyorum. Önemli olan o yaratıcı süreç içerisinde fark etmeksizin, herhangi bir malzeme ile çalışarak, yüreğinden çıkan bir ses, bir ifadeyi fırçanın ucundan tuvale ve ya başka bir malzemeye aktarabilmek, yani açık bir zihinle (eliyle göğü işaret ediyor) yukarıdan gelen bir enerjiyi, bir iradeyi yansıtabilmektir.