6 Mart 2008 Perşembe

Türk Makamsal Müziği Kimindir ve Kime Miras Kalmıştır? (Makale)

Osmanlı kültür dünyası hiç değilse müzik alanında önceki dönemlerle arasında bir kültürel kopukluk bulunduğunu kabul etmek istememiş ve çok eski bir geleneğin devamı olduğunu sürekli ispat etme gayretine girmiştir.

Cem Behar “Aşk Olmayınca Meşk Olmaz” Yapı Kredi Yayınları 1998

Türk makamsal müziği kente ait bir gelenek olarak kendi içinde bir gelişim çizgisi izlemiş, on altıncı yüzyıl sonlarına doğru diğer Ortadoğu müziklerinden ayrışmaya başlamış, özgün bir biçim kazanmıştır. Türk müziği hakkında üretilen savları birkaç başlık altında toplayabiliriz; şu andaki Türk makamsal müziğinin tüm bileşenleriyle Orta Asya’da oluştuğunu savunanlar, Türk makamsal müziği Bizans makamsal müziğidir fikrini savunanlar, Türk müziğinin antik çağlardan kaldığını düşünen aşırı uçta Anadolucular, Türk müziği diye bir şey olamaz savından yola çıkarak Ortadoğu İslam geleneği içinde bu makamsallığı değerlendirenler.
Tarihi yazmak mı? Onu amaca göre tekrar kurgulamak mı? Aslında sorunun özü bu! Yukarıdaki indirgemeci savların hepsinde bir doğruluk ve bir yanılma payı bulunmakta. Bu da Türklerin geldikleri ve vardıkları coğrafyanın benzeşsiz oluşu ve tarihlerinin gerçekten farklı bir rota izlemesinden kaynaklanmakta.Yukarıdaki savlara birer birer değinirsek; Türklerin, İç Asya’da yaşadıkları dönemlerde, hemitonik, pentatonik kapalı makamsal müziklere sahip oldukları şu anda bilinen bilimsel bir gerçektir. Türklerin, çeşitli kurganlardan elde edilen resimler ya da kalıntılarından nefesli, yaylı, telli çalgıları bildikleri, bu çalgıların Çin, Soghdiana ve İran’da kullanılan sazlarla akraba oldukları da saptanmıştır. İç Asya’dan getirilen müzik bugün halk müzik geleneğimiz içinde ince ve artık görülmesi zor bir iz olarak yaşanmaktadır. Ama bu savın zayıf olduğu nokta Orta Asya’daki gibi bir kapalı makam sisteminin, şu andaki Türk müziğinin açık makam sistemine nasıl evrimleştiğini açıklayamamasıdır. Bunun dışında seyir mantığı, makamsal örgü, şu anda hala yaşayan Orta Asya halk müziklerinden yola çıkarak açıklanamamaktadır. İç Asya’dan Anadolu’ya bir halkın anlatı tatları, çalgı icra biçimleri taşınmıştır, bu su götürmez, ama makamsal yapı tümüyle oradan getirilmiş olamaz.
İkinci sav; Atatürk’ün çağdaşlaşma düşüncesini içi kof bir batılılaşma sanan Türk aydınlarına aittir. Dünyanın belki de her yanında, aydınlar genel geçer değerleri küçümser, bu şaşırtıcı değil. Ama hiç sömürge olmamış, böyle bir tecrübesi bulunmayan bir ülkede nasıl böyle sömürge yerlisi zihniyetiyle düşünce üretilir, şaşmamak elde değil. Çağdaşlaşma yerelden evrensele köprü kurmak, yeni bir sanat yaratmayı amaçlamıştı; yeni bir yereli kurgulamayı, onu kurgularken köklerinden arındırmayı, acımasız bir budamayı öngörmemişti. Tek sesli olan baştan aşağılanmaya değerdir savı bu düşüncenin devamıdır. Hoş Türk müziği tek sesli değil eşseslidir. Biraz müzikolojiden anlayan bunun ayrıtına varır. Türk halkının zekasını yok sayan, sanatsal değer üretebileceğine ihtimal vermeyen bu sav, onun tüm öğelerinin Bizans Kilise müziğinden geldiğini savunur. Bizans müziğinin kapalı bir makam sistemi olduğu, iki ya da üç sesli bir eşlik mantığı taşıdığını hemen belirtelim. Bu müziğin içinde yer alan kontakion, troparion, kanon gibi çoksesli müzik formlarının bir yansımasını Türk müziği içinde bulmanız mümkün değildir. Hiçbir müzik türü başka bir müzik türünden etkilenirken onun kavramlarını alıp müzikal formlarını bir yana bırakmaz. Bizans müziğinin temelini ekhos denilen makamsal birimler oluşturur. Bunlar ezgi kalıplarıdır; işte bu noktadan yola çıkarak, tüm makamsal müziklerde rastlanan seyir mantığının burada da olduğunu söyleyebiliriz. Bir ana eksen sesin çevresinde konuşlanan bu yapı, mühtedi (köle olup sonradan İslam’a geçen) icracılar ya da Osmanlı müziğinde sıkça rastlanan Rum bestekarlar sayesinde Türk müziğinin de içine sızmıştır. Bu da Türk müziği makamsallığının Ortadoğu müziğinden ayrıştığı on altıncı yüzyıldan çok sonraları on sekizinci yüzyıl ortalarında olmuştur. Bu çağdan önce Türk müziğinde estetik değerler İran (Acem) etkilerine açıktır. Sonradan bu icra tarzı (acemi) bırakılacak ve bu tarz bir tür yerme sözüne dönüşecektir. Acemi bir icracı tanıtı bu dönme aittir. Bu çağda belirgin bir Bizans etkisinden söz edilebilir, ama bu İstanbul’un fethinden çok sonraya düşen bir dönemdir. Bu etki de icracının tuşesinde (çalgıyı çalış biçiminde) sezilir.
Üçüncü sav; Homeros Anadoluludur, dolayısıyla batının tüm kültürel değerlerinin kökeni Anadolu’dadır, eh o zaman biz de Avrupalıyız diyen aşırı uçtaki indirgemeci bir görüştür. Anadoluculuk görüşü kısa yoldan batılı olma sevdasına düşen, yeni değerler üretmekle ilgilenmeyen, armut piş azıma düş görüşlerden biridir. Güneşin doğudan yükseldiği bu topraklar tabidir ki bir kültür beşiğidir. Kültür beşiği tanımı yerine kültür eşiği tanımını yeğlemek belki de daha doğrudur. Çünkü bu topraklara gelen her fikir başkalaşmış, yeni keşiflerle çeşitlenmiştir. Bu topraklar doğurgandır. Anadolucu görüş Türk makamlarının antik Yunan makamlarından türediğini öngörür. Hüseyni makamının kökeni Phyrigian makamıdır demeye dek işi götürür. Bu sav, başladığı nokta yanlış olsa da bir doğruluk payı taşır. Evet iki makam birbirinin kökeni ya da sonucu olmasa da, akrabasıdır. İslam Devletinin büyüdüğü dönemde, özellikle Dört Halife çağında Pythagoras’ın müzik konusundaki incelemelerinin birçok antik çağ felsefe kitabı çevirileriyle Arapça’ya aktarıldığı bilinmekte. Bereketli Hilal’ın halklarının Helenistik çağdan bu yana bilgi alışverişi içinde olduğu da herkes tarafından bilinmektedir. Ama sanıldığının aksine ortak İslam mirası içinde yer alan bu Helenistik kültür yansımaları sayesinde Hüseyni ile Phyrigian makamları akraba olmuştur, sanıldığının aksine bu olay Anadolu’ya girişten de önce gerçekleşmiştir.
Dördüncü sav da bu noktada karşımıza çıkar; öyleyse Türk müziği İslam Ortadoğu müziğinin bir uzantısıdır. Türkler İslam dinine girdikten sonra başkalaşmıştır, evet... Türklerin tarih içinde birçok kendini dönüştürme tecrübesi vardır; bakınız Uygurlar, bakınız Hazar Türkleri... Bu başkalaşma süreci içinde alışkanlıkların çoğu biçim değiştirir. Kim Wilber “iç yapıyı değiştirirseniz oyunun tüm kuralları değişir” der. Örneğin Konken bir kadın oyunudur. Konkende her kart grubundan birinden yapılan seriler bulunmaktadır. İskambil kağıtları yerine ıstakaya dizilen taşlar yeğlenirse, oyun dönüşmüş olur. O zaman Konken gider Okey gelir. Konken ne kadar kadınsıysa Okey o kadar erkeksidir. Ama ne garip oyunun kuralı aynıdır sadece içyapı dönüştürülmüştür. İşte bu sayede yeni bir anlam evreni elde edilir. Ama baktığınızda Okey ile Konken arasında işleyiş olarak küçük farklar dışında değişik bir şey yoktur. Bu örnekten yola çıkarak Ortadoğu müziği Türk müziğine aynı kurallarla ama büsbütün farklılaşmış içyapılarla sirayet eder. Bu değiştirilmiş içyapı yanında, farklı bir seyir anlayışı, makama başka bir bakış da Türk müziğinde gözlemlenebilir. Ama en önemli fark müzikal formlarda karşımıza çıkar. Büyük ölçekli müzikal formlar kısalmış, yeni formlar da böylelikle ortaya çıkmıştır. Bu fark sözsüz müzik yapıtlarında daha da keskinleşir.
Özgün bir Osmanlı müziğinden ancak on altıncı yüzyıl başlarında söz edilebilir. Ortadoğu ortak mirasını, Acem müziğini bir üretme şablonu olarak kullanan Türkler benzeşsiz bir müzik yaratmaya başlamıştır. Yeni keşfedilen makamlar, yeni müzikal formlar bu dönemin ürünleridir. Genelde Arapça, Farsça yazılan sözler Osmanlı Türkçe’siyle kaleme alınmaya başlanmıştır. O zamanın Osmanlı sanat merkezlerinde; Selanik, İstanbul, Edirne, Bursa’da yeni bir estetik anlayış filizlenmiştir. Osmanlı müziğine Acem, Arap, Ermeni, Musevi, Rum ve Mühtedi icracılar da katkıda bulunmuştur. Ama bu katkı sanıldığı üzere yeni estetik değerler oluşturmak şeklinde değil de, bu müziğin bir neferi olarak yer almak şeklindedir. Bunun nedeni müzikal dağarın kişiselleşmeye mahal bırakmayacak şekilde öğretilmesi ve aktarılmasında gizlidir. İcracı ve besteci büyük harfle yazılan bir bizin üyesidir. Yorumlayan ve bestekar bu müzik geleneğinde, sadece çizilen çerçevenin içinde özgür olabilir. Bu yüzden, bu müziğin yukarıda sayılan halkların herhangi birine sorgusuz sualsiz mal edilmesi gerçekten üzücü bir durumdur.
Peki bu müzik kime miras kalmıştır? Aslında yanına yöresine yaklaşamasak da, bize miras kalmıştır. Şu aralar, yeni bir oryantalizm dalgası batının kıyılarına vurmakta. Rumî’nin İngilizce’ye çevrilen şiirleri Pop starlar tarafından kayda alınmakta, elektronik müzik esrikliğine doğunun tüm makamsal müzikleri meze edilmekte. Eh tabi birkaç gözü açık da soluğu Türkiye’de almakta. Onlara kucak açanlar da var aramızda. Misafiri kırmak olmaz. Bu mirastan pay isteyenler Balkanlar’da seslerini yükseltmeye başladı bile. Artık, kavramsal tasnifi konusunda hala boşluklar olan, çalgıları sorunlu, elektrik destekli ortamlarda katledilen, gösteri çağının post-modern seyirlik tüketimine nostalji başlığı altında peşkeş çekilen, ticarileşirken içyapıları değiştirilen, dönüşürken yiten bir müziğimiz var. Yemeyenin malını yerler boşuna söylenmiş bir ata sözü değil, doğrusu. Birçok nazariyat kitabının başında aynı soru, hala yinelenmekte; Türk Mûsikisi Kimindir? Bu kadar siyasallaşan bir konuda serin kanlılıkla yanıt aramak mümkün müdür diye sorayım ben de!..

Türk Halk Müziğinde Sözcüklerin Özgül Ağırlığı (Makale)

Anlatılanı gizlemek aslında, yasaklardan çok halkın, bir bilinmezlik içinde sunulan konulardan haz almasında yatmaktadır. Anlatı parlak ışık altında değil de gölgeler içinde sunulmalıdır der bu beğeni. Çünkü güzellik apaçık değil, şöyle bir kavranabilendir...

Béla Bartók, 1936 yılında Adana’ya yaptığı ziyarette Yörüklerin müziklerini notaya almıştı. Bu çalışmada müziğin yapısı yanında, şarkı sözlerinin söyledikleri, tekrarladıkları üzerinde durdu. Bartók bizzat kendisi bu çalışmasında, “Fikrin Anlatımı Bakımından Güfteler bölümünde şöyle demektedir; bir yabancı bu alanda büyük güçlüklerle karşılaşacak, hatta bu yayındaki çevirilere bakıldığında okuduklarına nasıl bir anlam vereceğini şaşıracaktır”
Bartók, topladığı halk şarkısı örneklerinin çoğunda çok daha soyut olan, kimi zamansa okura simgeci, gerçeküstücü ve daha nice yirminci yüzyıl başı akımına özgü şiiri anımsatan Türk halk güfteleri kaydetmişti. Müzikolog Macar halkının güfte geleneğinde benzer izleri bulduğunu ama buna Slav ya da Balkan müziğinde rastlamadığını belirtir. En uç örneklerinde Türk halk şarkılarında olduğunu da söylemekten geri durmaz.
Ünlü müzikolog, aklını kurcalayan bu soruya yanıt bulmak için, anadili Türkçe olan Adanalı, New York’ta eğitim gören bir kız öğrenciye başvurur. Kız, anlam çapraşıklığının bilinçli olduğunu, hatta Türk halk şiirinde, dizelerde olsun, dörtlüklerde olsun, anlamın değil de, kelimelerin, kafilelerin ve benzeri öğelerin sıralanışı ve tınısından doğan ahenkli etkilerin birinci derecede önem taşıdığını ileri sürer. Bu baştan sağma, öz kültüründen bihaber yorum ünlü müzikologu tatmin etmez. Bartók, şiirlerde tercih edilen bu soyut anlatımın bu kadar basit bir nedenle seçilmediğini sezinler.
Türk halk şiirinde kıtaların çoğu içerik bakımında bağımsızdır ve sonraki kıtaya bağlı değildir. Onların bir öyküyü ele alışı tamamen anıştırma yöntemleriyle açıklanabilir. Anlamın etrafını saran bir sis tabakası gibidir bu anıştırma. Anadolu ağıtlarının birinden şöyle bir alıntı yapalım;

Kırlangıç yapar yuvayı
Çamur sıvayı sıvayı
Ahmet bana yeğen düşer
Babam başından dolayı


Burada kırlangıcın eylemi bağımsız bir anlatı gibidir. Anlamın sadece çerçevesini çizer. Ağıtın geri kalanında ismi söylenen yeğenin işlediği cinayet, akraba arasında yaşananlar yine aynı yöntemle anlatılmaktadır. Kırlangıcın çamurla sıvadığı yuva imgesi böylelikle karşımıza, aile içinde yaşanan çarpıklıkları anlatmaktadır. Bu yöntemle oluşturulan anıştırma Türk halk yazınının en üstün yanıdır. Anlamca ilgisiz bir benzetmeyi dile getirmek, tek kelime üzerinden bir anlam dünyası kurmak başka halk şiir geleneklerinde pek rastlanmayan bir durumdur. Diğer halk şiirlerinde hemen neredeyse bir öykü anlatılır. Bu öyküsellik, Rumeli müziğini dışta bırakırsak, Anadolu Türk Halk müziğinde nadiren karşımıza çıkar. Bartók, eserinde ana içeriği yansıtan bu tarz dizelerde bir doğa tablosu karşısında tasvir yapan bireyin izlerini arar. Bir anın tasvirinin peşine düşer ve buna alışık olmayan batılıların bu dizeleri okuduklarında şaşkınlığa düşeceklerini belirtir.
Anıştırma yöntemi, kullanılan simge tüm toplum tarafından biliniyorsa işler. Çünkü anıştırma bir unsurun bir başka unsurla gizlenerek anlatılmasıdır. Doğu sanatında sıkça karşımıza çıkar anıştırma. Türk halk şiirinde bu yöntemin kullanılmasıyla anıştırma, ortak değerler üzerinden yapılır. Burada kişisel beğeniden çok ortak değerler öne çıkar. Bartók, altını çizerek; başka hiçbir Doğu Avrupa halkında rastlanılmayan bu tür dizeler sadece Türkler ve Macarlarda kullanılıyor... şimdi bu değişlerin Türk lirik halk şiirinde çok daha geniş ölçüde kullanıldığını öğrendikten sonra, söz konusu özelliğin Macarlarca günümüze kadar on beş yüzyıldır yaşatılan Eski Türk mirası olduğuna inandım... der.
Avrupa’da çok sonraları gelişecek olan naturalia non sunt turpia (doğal şeyler ahlaka aykırı değildir) anlayışı aslında hep halk şiirinde karşımıza çıkar. Her halkın açık saçık şarkıları vardır. Türk halk müziğinde bu tarz anlatılar ise aynı anıştırmanın sonucunda belirir. Anlatılanı gizlemek aslında, yasaklardan çok halkın, bir bilinmezlik içinde sunulan konulardan haz almasında yatmaktadır. Anlatı parlak ışık altında değil de gölgeler içinde sunulmalıdır der bu beğeni. Çünkü güzellik apaçık değil, şöyle bir kavranabilendir. Doğunun sanat anlayışında bezemeciliğin önemli olması da sanırım bu güzellik anlayışına atıfta bulunur. Güfte ile ezgi arasında oluşturulan bağ genelde bu belirsizleştirmeyi daha da öne çıkarır.
Bartók, eserinde derleme yaptığı bölge halkının müziğiyle Çeremiş (Mari) ve Macar halk müziklerinde karşılaşılan pentatonik yapının izlerini taşıdığından da bahsetmekte. Böylelikle Fin-Ugur, Altay ve Türk toplulukları arasında var olan dilbilimsel ilişkiler dışında yer alan kültürel bağa da işaret eder. Anadolu Türk halk müziğinde ise karşımıza çok özgün bir karşıtlıkla oluşturulan anlam katmanları da çıkmakta. Bu Bektaşi değişlerindeki sayı gizemi ya da tasavvufi esasların sızdığı halk şiirinde karşılaşacağımız bir olgu. Bir Yunus Emre ilahisinde böyle emr eylemiş Çalap, derdim vardır inilerim denmekte. Şiirin yazıldığı çağ Anadolu’da Moğol istilasının yaşandığı bir yıkım dönemiydi. Burada Tanrı anlamında kullanılan Çalap sözcüğünün Moğolca oluşu çok ilginç. Düşmanının dilinden yaratana yakarmak belki de, tasavvufi görüşün batıya ihraç ettiği Hümanizm’in ilk örneklerinden.
Benzersiz bir anlam-evrene sahip Türk halk şiiri ve ezgileri. Bu evren kaşiflerini bekleye dursun, belki de ne acıdır ki, o Adanalı kızın benzeri birçok kişi öz müziğinin, öz kültürünün değerlerine uzak düşürülmenin umarsızlığını taşımakta. Yaptıkları yorumları, öz kültürünü yok saymak, anlamaya çalışmamakla bezemekte. Eşsiz anlam-evren de uzak ellerden başka kaşiflerin arka bahçesi haline gelmekte ne yazık ki. Özünü eski bir çağın yıkıntısı sananlara Seyranî’nin dizeleriyle seslenelim;

Harâbât ehline hor bakma sakın
Defîne bulunur vîrânelerde...

Asker Ağıtları (Makale)

Ağıt aslında, türkü ya da deme olarak adlandırılan ve içinde bir bellek oluşturma mantığı barındıran halk müziği formlarından biridir yalnızca. Ama onu diğerlerinden farklı kılan, dinleyenin yüreğine dokunan bir tarafı oluşudur. Ölünün başında ya da ardından yapılan bu törensel uygulamaya birçok kültürde rastlanmaktadır. Anadolu ağıtlarının farkı ise içinde barındırdığı kültürel kodları tarafından hemen diğerlerinden ayrılır. Bu ağıtı yakan kişinin yaşam alanını, yaşama bakışını, çağrışımlardan yararlanarak bir anlatı oluşturma tarzını yansıtmaktadır.
Ezgili bir şekilde ölüye ağlamayı hemen hemen Anadolu’nun her yöresinde sadece kadınlar düzenler ve yürütür. Bu olguyu bozan tek örnek savaş dönemlerinde askerlerin yaktığı ağıtlardır. Bu ağıtlar hemen tümüyle diğer ağıtlardan ayrılır. Bu ağıtlarda vatan sevgisi yanında, savaşın korkunçluğu, kaybetme, birbirini bulamama, hastaneler gibi diğer ağıtlarda rastlanmayan olgulara rastlanır;

Hastanede yatıyor
Kolların serbest atıyor
Emaneti sana deyip
Çalıp yakamı tutuyor


Ağıtlar bahsettiği konuya doğrudan, iç yakan bir girişle başlamaktadır. Halk şiirinde rastlanan uyak ve ölçü anlayışına burada da rastlanır. Ağıtların ilk dörtlükleri ölümün kendisinden söz etmeden ölümün aniliğini, nedenini, niçin gerçekleştiğini anıştırma yoluyla eklemektedir. Bu ağıtı yakan kişinin isyanını, duygu durumunu anlatan girişlerdir;

Dağlarda ordu kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna
Doksan bin fidan kırıldı

Ağıtlar serzenişlerle bezenmiştir. Öykü kurgusu neredeyse kırık dökük ve sıra tanımayan bir halde sunulur. Ağıtlarda çoğu zaman ölenin azından aktarılır olaylar. Kimi zaman da yer, yön, zaman ve nedenlere yer verilir. Yer yön belirtilmesi dışında görsellik oluşturan bir anlatı benimsenmiştir asker ağıtlarında;

Bergama’nın önü yazı
Yayılır ördeği kazı
Tabur Azizeye’ye gelmiş
Yol gösteriyor emmim kızı

Alaca işlik kırmalı
Mavi şalvar sırmalı
Koğuşta kefen biçilir
Dayanıp nasıl durmalı
Asker ağıtlarında, ağıtı yakanın tanıklığı, hazin bir hal almaktadır. Kişi kendi kimliğini, ölenin adını, ölüm yerini ve şeklini çoğu zaman ağıtlarda belirtir. Bu yüzden bu ağıtlarda diğer türkü formlarında ya da ağıtlarda rastlanmayan bir belge-bellek durumundan söz edilebilir. Burada kişinin tanıtımı olarak geçmişinden örnekler sunulur ve ölüm anıyla bir karşılaştırma yapılır;

Oğlanın adı Hamza
Samsun’da yettik denize
Fukara demeyin bize
Beş bin altın takmış kıza

Şahit olma durumu öylesine güçlüdür ki, bu belki de ağıtı dinleyende aynı acıyı çekme halini yaratmak için benimsenmiştir, aşağıda çavuşun komutanı için yaktığı ağıtta olduğu gibi;

Yol üstünde yeşil yaprak
Yel vurdukça efileyor
Düşman kamayı sokunca
Kumandanım ofuluyor

Şu Feke’nin kara taşı
Yandı ciğerimin başı
Öldüğünü aramayom
Ardında yok bir kardaşı


Anlatıldığına göre, Çanakkale Savaşına iki kardeş katılmıştır, kardeşlerden biri hastaneye düşer. Diğer kardeş nöbetten geldiğinde kardeşinin öldüğünü görür. Aşağıdaki, ağıt hayatta kalan kardeşin yaktığı ağıttır, belki de asker ağıtları arasında en dokunaklı olanı da budur;

Kardaş bakar yüksek camdan
Kalbim arınmıyor gamdan
Ben ne diyeyim İnce Osman’ım
Gamlıların sorar benden

İstanbul’dan çıkar tatar
Kamçısını bana atar
Kardaşım yüzün görmedim
Servinin dibinde yatar

Çanakkale geçeyim mi?
Yeşil bayrak açayım mı?
Beşinci ordu tabur olmuş
İnce Osman’ım seçeyim mi?

İstanbul yıldıza karşı
Üsküdar’da büyük çarşı
Ağlaşalım İnce Osman’ım
Oturalım karşı karşı

Asya’nın Orta Yeri Sinema (Makale)

Aslında kısıtlı bir alanda bahsedilemeyecek kadar zengin bir gelecek oluşturan Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek sinemasının tarihi yanında genç sinemacılarına da değinmek istiyoruz. Sinemayı anlatırken, onu var eden, senaryoyu okunandan izlenen haline getiren, oyuncuları yönlendiren yönetmenlerden yola çıkmayı yeğleyeceğiz.
Yedinci Sanat, İç Asya’ya on dokuzuncu yüzyılın sonunda tüm dünyaya yayıldığı gibi gelmişti. İlk film gösterimi bu coğrafyada 1897 yılında Taşkent’te oldu. 1914 yılan gelindiğinde Özbekistan’da yirmi beş, Kazakistan’da yirmi, Türkmenistan’da altı, Kırgızistan’da ise bir film gösterilen salon vardı.
Ulusal sinema oluşmadan önce Freilikh, Mikhail Doronine, Mikhail Averbakh, Dziga Vertov, Iouli Raizman gibi önemli Rus yönetmenler İç Asya’ya gelerek filmler çektiler. Ünlü Kırgız yönetmenler Bolot Şamiyev’in ve Tolomuş Okeyev’in de belirttiği gibi sanatı ve toplumu Stalinci bir anlayışla standartlaştırma eğilimi ulusal sinemaların gelişmesine zemin hazırlamadı. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası hem sinema birliklerinin, hem de siyasal değişimin gelişi buna olanak sağladı.
Özbekistan’da 1924’te ilk bir sinema vakfı kuruldu. Boukhkino böylelikle ilk filmini gerçekleştirdi. 1925’de Buhara’da kurulan bu şirketten başka Uzbekgoskino faaliyete geçti. Böylelikle çok erken bir tarihte Uzbekfilm şirketinin temelleri atılmış oldu. Aynı yıl Zvezda Vostoka (Doğu Yıldızı) isimli film Uzbekfilm şirketi alametiyle yapımı gerçekleştirilen ilk film oldu. Aynı yıl N. Şçerbakov “Pahta-Aral” filmini, Vyaçeslav Viskovskiy “Ölüm Minareleri” filmini, Dimitri Bassalıgo ise “Müslüman Kadın” filmini çekti. 1931 yılında Nabi Ganiyev “Uçuş” filmini çekişi Öbek ulusal sinemasının milâdı kabul edilebilir.
1904 doğumlu Nabi Ganiyev Öbek sinemasının üstatlarından ilkidir. Onun büyük yeteneği hem ülkesinde hem de dünyada takdir görmesini sağlamıştır. Yirmili yaşlarından başlayarak asistanlıktan aktörlüğe dek birçok filmde yer alan bu ünlü Özbek yönetmenin “Uçuş” (1931) “Ramazan” (1932) “Ölüm Kuyusu” (1933) “Biz Kazandık” (1941) ve anıtsal işi “Tahir ile Zühre” (1945) “Nasreddin’in Maceraları” (1946) ve “Fergana Kızı” (1948) sayılabilecek belli başlı filmleridir. Nabi Ganiyev 1952 yılında vefat etmiştir.
Önemli Özbek sinema adamlarının başında Kamil Jarmatov (1903-1978) gelmektedir. 1955 yılından sonra Özbek ulusal sinemasında ikinci kuşak yetişmiştir; Şuhrat Abbosov, Juldaş Agzamov, Ravil Batırov, Latif Fajiyev, Ali Hamrayev, Eler İşmuhamedov, Zadig Sabitov bunlardan en önemlileridir. 1980’li yıllara dek başka yönetmenler de Özbek sinemasında yetişmiştir; Hizirulla Ahmedov, Amo Bek-Nazarov, İskander Hamrayev, Ajder İbragimov, Kamara Kamalova, Uçkun Nazarov, Damir Salimov, Anvar Turayev.
Yetmişli yıllara gelindiğinde Özbekistan sinemasında önemli başka isimler karşımıza çıkıyor; bunlardan ilki Melis Abzalov. 1938 doğumlu yetmişli yıllarda çektiği filmleriyle sinemada kendine yer edinen Abzalov Özbekçe çekmeyi yeğlediği filmlerinde küçük Özbek kent ve köylerinde gündelik hayatı benzersiz işleyişiyle tanındı. Genç Özbek sinemasının önde gelen isimlerinden biri Cakhongir Faiziyev’dir. 1961 yılında Taşkent’te doğan yönetmen 1988’de çektiği “Köpek Çorbası” isimli filmiyle ilgi çekti. 1989’da gerçekleştirdiği “Siz Kim Siz?” Bir yol filmi olmasının yanında tartıştığı konularda da ses getirdi. Genç Öbek sinemasının diğer isimlerinden Elier İşmuhamedov da yetmişli yıllardan başlayarak Özbek sinemasına damgasını vurmuştur.
Türkmenistan sinemasının doğum tarihi 1926, doğum yeri ise Aşkabat olarak belirtilir. 1929 yılında A. Vladçuk’un çektiği “Beyaz Altın” Türkmenistan’da çekilen ilk filmdir. Bu tarihten sonra Türkmen ulusal sinemasının temelleri atılmaya başlanmıştır.
Türkmen sineması deyince ilk akla gelen kişilerin başında Hangeldı Agahanov bulunur. 1958 yılında çektiği “Birinci Sınav” onun sinema dilini en iyi yansıtan eseridir. Bunun dışında 1914 yılında doğan Mered Atahanov Türkmen sinemasının yaratıcılarındandır. Atahanov sinema dışında Mari’de birçok oyunda hem aktör, hem de yönetmen olarak görev almıştır.
Başka bir önemli Türkmen sinema yönetmeni Altı Karliyev, 1909 doğumludur ve 1973’de vefatına dek Türkmen sinemasının önemli işlerine imza atmıştır. Karliyev Baku’de 1920 yılında tiyatro eğitimini tamamlamıştır. Aktörlüğü dışında Türkmenistan’da ilk opera temsilini sahneye koymuştur. İlk önceleri “Dursun” gibi sinema filmlerinde oyuncu olarak rol almış sonra da Türkmen sinemasının önemli mihenk taşları olan “Mahtumkuli”, “Mukam’ın Gizi” gibi önemli filmleri yönetmiştir.
Bulat Mansurov, Hocakuli Narliyev en önemli Türkmen yönetmenlerdir. Türkmen sinemasında diğer önemli yönetmenlerse Altı Artıkov, Halmamed Kakabayev, Tahir Sabirov, Muhammed Sojunhanov olarak sayılabilir.
Genç Türkmen sineması denilince ilk akla Aman Cumayev gelmektedir. Cumayev 1954 Aşkabat doğumludur. Taşkent Tiyatro Enstitüsünden diplomasını 1977’de alır. Tiyatro yönetmenliği de yapan Cumayev birçok belgesele de imza atmıştır.
Halmamed Kakabayev önemli başka bir Türkmen yönetmendir. 1939 yılında doğan yönetmen Aşkabat Konservatuarına devam etti. Aşkabat Opera Balesinde sahne asistanı olarak görev aldı, orkestra şefliği ve televizyon yönetmenliği de yapan bu çok yönlü sanatçının filmleri başında 1979 yılında gerçekleştirdiği “Altının Rengi” ve “Oğul” Türkmen sinemasında önemli eserler arasında sayılmaktadır.
Bülbül Mamedov 1950 yılında Kızıl-Arvat şehrinde dünyaya gelmiş Türkmen sinemasının sok kuşak yönetmenlerindendir. Tiyatro fakültesini bitirdikten sonra Moskova’da tiyatrolarda aktör olarak görev almıştır. 1983 yılında çektiği “Hilekâr” onun ilk filmidir.
İki kardeş yönetmen Hocakuli ve Hocadurdı Narliyev yetmişli yıllardan başlayarak Türkmen sinemasının önemli isimlerinden olmuştur. Hocadurdı Narliyev kardeşinin filmlerinin bazılarında senaryo yazarlığı ve oyunculuk da yapmıştır. Hocakuli Narliyev, 1964’de çektiği “Ben ve Kardeşim” ile yönetmenliğe başlamış, 1990’da çektiği “Mankurt” ile ilgi çekmiştir.
Kırgız sineması İç Asya’da en genç olan sinemadır diyebiliriz. İlk sinema kuruluşu 1930 yılında Firunze’de kurulmuştur. Kırgız-film’in kuruluşu ise 1946’dır. Kırgız sinemasının bu tarihten sonra birçok üstadı olmuştur. Kısa anmak gerekirse; Gennadi Bazarov, Tolomuş Okeyev, Bolotbek Şamsyev, Melis Ubukeyev, Dinara Asanova, Sagınbek İşenov, M. Kovalev.
Kazakistan’da çekilen ilk film 1925 tarihinde Kızıl-Orda kentinde düzenlenen resmi bayramın görüntüleri olan bir belgesel filmdir. 1928’de Moskovalı Vostok-film Alma Atı’da bir büro açması Kazakistan’da sinema adına bir hareketlilik getirmeye başlamıştı.
Kazak sinema üstatlarının başında Huat Abusejtov gelmektedir. 1904 doğumlu yönetmen anıtsal işleriyle tanınmaktadır. Bunun dışında Şaken Ajmanov, Efim Aron, Majit Begalin, Emir Fajk, Sultan-Ahmet Hocikov, Abdulla Karsakbayev, Eldor Urazbayev, Kanınbek Kasımbekov, Azerbaycan Mambetov, Bulat Mansurov önemli Kazak yönetmenleridir.
Genç Kazak sinemasının önde gelen isimlerinden ilki Serik Aprımov’dur. 1960 yılında Semipalatinsk bölgesinde dünyaya gelen yönetmen, 1988 yılında Sergey Soloviev’in sınıfından mezun olmuştur. Moskova’da 1990 yılında ödül alan yönetmen sinema hayatına 1986 yılında çektiği “Bir Motor Üzerinde İki Adam” filmiyle başlamıştır. 1987’de “Hipnoz Eden” ve 1989’da çektiği “Terminus” yönetmenin özgün sinema dilini yansıtan işlerdir.
Yeni Kazak sinemasının diğer genç ve özgün ismi Aleksandr Baranov’dur. 1955 doğumlu olan Baranov, birçok senaryoya ima atmıştır. Özellikle Bahıt Kilibayev ile ortak yönettikleri deneysel, karşı-kültür filmleriyle dikkat çekmiştir. Bahıt Kilibayev 1958 yılında doğmuştur. Leningrad Üniversitesinde öğrenimini tamamladıktan sonra tüm senaryolarını ve filmlerini ortak yapacağı Aleksandr Baranov ile çalışmaya başlamıştır. 1989 yılında “Üçlü”, aynı yıl “Günümü Kadını” ve “Kene” ikilinin önemli işlerinin başında gelmektedir.
Genç Kazak sinemasının önemli isimlerinden Ermek Çinarbayev 1953 yılında dünyaya geldi. 1974’de eğitimine devam ederken filmlerde çalışmaya başladı. Koreli senarist yazar Anatoli Kim’in tüm eserlerini Rusça’ya çeviren Çinarbayev sanat yönetmenliği yanında Kazak-film kuruluşunda yapımcılık da yapmıştır. İlk filmi 1972 yılında çektiği “Aldebaran”dır.
İç Asya sineması, dağıtım ve telif sorunlarıyla uğraşsa da, ürünlerinin çeşitliliği ve işlerin inceliğiyle Dünya Sinemasında hak ettiği yeri alıyor. Asya’nın orta yerinde kurulan sinema dünyanın dört bir yanından izleyicisiyle buluşuyor.
19-7-2005 Ankara