24 Eylül 2022 Cumartesi

İki Yüz Elli Milyon Dolarlık Rezillik | Savaş Çağman

Hepimizin diline pelesenk olan “kitabı gibi değil ya” denilen filmler, diziler hep olmuştur, olacaktır. Uyarlama her zaman iki ucu keskin bıçaktır. Bu işe soyunanlar hep eserin hayranlarıyla karşı düşer. Bu da kaçınılmazdır. Ama burada dayandığımız konu “hayal gücü” ile ilgilidir. Yani kitabı okuyan kendi hayal gücünün yansımaları ile romanı doldururken, çeken yönetmen ve bunu senaryolaştıran yazar öz hayal güçlerinin yetenekleri ve tabi ki sinematografik sahneye koymanın olmazsa olmaz evrensel kuralları dâhilinden yeniden yaratmak zorunda olup okuyucudan başka hedeflere sahiptir. Bunu anlıyoruz ve bunun tartışması sürse de, saygı dahlinde yapılan her uyarlamaya da toleransımız var.

Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri, J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi romanına ve eklerine dayanan bir Amerikan fantastik televizyon dizisi olarak karşımıza çıktı.

Göstericiler J. D. Payne ve Patrick McKay tarafından Prime Video yayın hizmeti için geliştirilen dizi, Tolkien'in Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi'nden binlerce yıl önce, Orta Dünya'nın İkinci Çağında geçmesi tasarlandı. Amazon Studios tarafından Harper Collins ve New Line Cinema ile işbirliği içinde ve Tolkien Estate ile istişare içinde üretildi. En azından basın tanıtımları bunu söylüyor. Amazon, Yüzüklerin Efendisi'nin televizyon haklarını Kasım 2017'de 250 milyon ABD Doları karşılığında satın aldı ve en az 1 milyar ABD Doları değerinde beş sezonluk bir yapım taahhüdü verdiğinde tüm L. O. R. (Lord Of The Rings) hayranları gibi bende oldukça heyecanlandım.

J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi romanından haberdar olduğumda yıl 1989 idi. Hacette Üniversitesi’nin Beytepe Kampüsünde, bizim bölümün üst katına İngiliz Dilbilimi bölümüne çıkmıştım. Bizim Nur’u arıyordum. O sırada pencere pervazına tünemiş uzun düz sarı saçlarını bir kitabın üzerine düşürmüş, dalgın halde buldum Nur’u. Kafasını kaldırıp beni görünce gülümsedi, burnumdaki hızmayı ve parkamdaki kancalı iğneleri sevgilisine gösterdi. Bu çivilerle dolu deri montu dizkapakları parçalanmış kot giyen uzun boylu çocuk bana baktı, ben de onun Napalm Death t-shirt’üne gözüm takıldı, sanırım D.R.I. ve Amerikan Hardcore’u ve kitaplardan söz ettik. Siz sevgili Veganlar daha portakal asidiyken biz Ankaralı Punk’lar arasında Veganlar, Vejeteryanlar vardı bu arada, biz ama sizin gibi Liberal değil birkaç harf farkıyla dümdüz Liberter’dik. Sohbetin bir yerinde Nur’un sevgilisinin İngiltere’ye gidip geldiğini öğendim. Ona da bir Lord Of The Rings hediye almıştı. Nur, İngiliz Dilbilim okuyordu ve neredeyse anadili gibi İngilizce biliyordu. Kitap dikkatimi çekti, o da birkaç sayfasına bakarken dilinin benim için ağır olduğunu biraz da ukalaca belirtti. Zaten ben de bir kelime anlamamıştım ama Nur özetlerken inanılmaz etkilenmiştim. Yıllar yıllar sonra çevrildi Türkçe’ye, ilk Hobbit’i İngilizce’den okumuştum, ama üçlemeyi Türkçe’den okudum.

L. O. R. (Lord Of The Rings) hayranlığı filmi ile yayılmış olsa da Ankara’da İngilizce eğitim almışlar arasında çoktan gelişmiş yer etmişti. Ve gerçek L. O. R. hayranları kitabın ve Tolkien’in eşsiz edebiyatının hayranlarıdır. Onun bir yazar olarak gücü fantastik edebiyata saygınlık kazandırması yanında tamamen pür edebiyat yaratması, bunu da o okur mu bu okur mu kaygısıyla değil sadece kendi için yaratmış olmasıdır. O yüzden Tolkien para için eğilip bükülmez, onu kitaplarına Harry Potter muamelesi yapamazsınız.

Gelelim diziye, iki senarist Payne ve McKay, Temmuz 2018'de işe alındı. Dizi yazılırken öncelikle, öncelikle İkinci Çağ tartışmasını içeren Yüzüklerin Efendisi'nin eklerine dayandırılmak istenmişti, hatta Tolkien'in torunu Simon Tolkien, dizinin gelişimi için danışılmıştı. Amazon'un Tolkien ailesi ile yaptığı anlaşma gereği, Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit film üçlemelerinin devamı değil. Buna rağmen, yapım benzer yapım tasarımı, filmlerdeki karakterlerin daha genç versiyonlarını kurmak istediğini belirterek yanaştı. Peki, böyle miydi olay? Aslında tam bir Hollywood Kapitalizmi gereği parasını verdim benimdir ne istersem yaparım havasının hâkim olduğu ortaya çıktı. Çünkü telif konusunda Silmarillon’un alınamaması bazı karakter ve isimlerin kullanılmasının önünü kapadı.

Bear McCreary, dizinin müziklerini besteledi. Büyük bir uluslararası oyuncu kadrosu işe alındı ​​ve sekiz bölümlük ilk sezonun çekimleri, filmlerin çekildiği Yeni Zelanda'da Şubat 2020'den Ağustos 2021'e kadar gerçekleşti. Bu süre zarfında COVID-19 salgını nedeniyle birkaç ay üretime ara verildi. Amazon, gelecek sezonlar için prodüksiyonu, ikinci sezonun çekimlerinin Ekim 2022'de başlaması beklenen Birleşik Krallık'a taşıdı. Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri adıyla Amazon Prime Video’da ilk iki bölümüyle 1 Eylül 2022'de gösterime girdi. Sekiz bölümden oluşan ilk sezonun geri kalanı 14 Ekim'e kadar halen devam ediyor. Ama ben 5nci Bölüm’e kadar tahammül edebildim, bu yazı da işte bu yüzden kaleme alınıyor. Bölümlerde senarist ve yönetmenlere bakarsak;

Öncelikle benim izlediğim ilk 5 bölümde iki yönetmen yer almakta; Çin asıllı İngiliz sinema yönetmeni Wayne Che Yip (1981 doğumlu) ve İspanyol asıllı sinema yönetmeni J. A. Bayona (1975 doğumlu), bunun yanında son iki bölümde İsveçli kadın yönetmen Charlotte Brändström adı geçmekte. Bu kadın yönetmen hakkında yorum yapmayacağım çünkü işlerini görmedim, bu diziyi artık bir daha izlemeyeceğim için de bilemeyeceğim nasıl bir performansı olduğunu…

Wayne Che Yip (1981 doğumlu), en çok Utopia, Doctor Who işleri ile öne çıkmakta. J. A. Bayona ise 2007 korku filmi The Orphanage, 2012 drama filmi The Impossible ve 2016 fantezi drama filmi A Monster Calls'ı yönetmiş. Bayona'nın son filmi, Jurassic Park film serisinin beşinci bölümü olan 2018 bilim kurgu macera filmi Jurassic World: Fallen Kingdom olarak gözükmekte. Dizi yönetmenlik açısından su götürür durumda, zaten görsel kalite için diyeceğimiz hiçbir şey yok.

Gelelim izlerken iğrenmeme neden olan senaristlere; liste kalabalık, bu kalabalığa rağmen bir şey çıkmayışı ise insanı çileden çıkarıyor. J. D. Payne & Patrick McKay, Gennifer Hutchison, Jason Cahill, Justin Doble, Stephany Folsom… Bu listelenen yeteneksiz primatların işlerine gelince; öncelikle Tolkien mirası konusunda cahiller bu her hallerinden belli, ayrıca yeteneksizler, bir sürü teknik hataya sahipler, onların yaratamadığı dünya yüzünden karakterler neredeyse tiplemelere dönüşmüş şekilde; daha çok çizgi film mantığında olduğu gibi… Hani Tom kaçar öbürü kovalar vs, aynen o sığ dangalaklıklar. Bu B-Movie film yazma tarzını 2-3ncü bölümlerde mideniz kaldırmaz hale geliyor. J. D. Payne & Patrick McKay ikilisinin (küfretmemek için gerçekten kendimi tutuyorum) ilk bölümdeki sivri zekâ buluşları inanılmaz; örneğin Galadriel’in koca okyanusu yüzmesi… Bu iki yazarın önceki işleri hakkında pek bilgi bulamıyorsunuz, sanırım onları Amazon keşfetti, kutluyoruz onları işe alanları.

Gennifer Hutchison, ev kadını kılıklı Amerikan televizyon ve film yazarı ise; Breaking Bad adlı televizyon dizisindeki çalışmasıyla tanınmış. Yani orta sınıf komploları ile uzman görünüyor. O korkunç ikinci bölümün miramı kendileri, yazarken acaba fırında rostoyu falan mı yaktı, yazık… Jason Cahill karakterine gelirsek, bana hiç hitap etmeyen İtalyan Mafya ailesi konusunu işleyen dolatısıyla hiç izlemediğim The Sopranos ve FOX bilim kurgu dizisi Fringe yazarı. Sonuncu ünlü işinde de senaryo bir yere çıkamıyordu. 4nci bölümü Stephany Folsom, J. D. Payne ve Patrick McKay üçlü yazmış, üç yazar sonuç yine felaket. Stephany Folsom, ise bir Hollywood harikası olan Toy Story 4 ve Paper Girls'teki çalışmaları ile tanınan bir senarist; çizgi film etkisini anladınız mı şu an? Justin Doble, ise çok beğendiğimiz Stranger Things (2016) işinde çalışmış bir yazar. Ama bu bölümde bir az olsun düzelme yok.

Ya oyunculuk? Ya şu Galli şaşı kız Morfydd Clark hayatımda bu kadar sınırlı bir yetenek görmedi. Hem de Galadriel rolünde, Lothlorien’de aynasına bakan o karizmatik Elf gitmiş, ergenler gibi hırs yapan, derinliksiz, suratı asık bir Erkek Fatma gelmiş. Bayan Clark, Galce'deki akıcılığının Galadriel'in Elf Dilin’deki repliklerini öğrenmeyi kolaylaştırdığını söylemiş, yok kararlıyım gerçekten küfretmeyeceğim.

Dizide muhakkak sorunlar olabilir diyorduk, ama bu kadar rezil bir şeyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Hali acayip güzel bir kadın karşıdan gelip dangalakça davranıp korkunç bir aksanla konuşursa bu ne ya dersiniz ya bu dizi de aynen o. Üstüne üstlük büyük saygısızlık bur Tolkien’in edebiyatına, çünkü bunu izleyen ve Tolkien bilmeyen biri buradan L. O. R. nedir tanımaya çalışırsa çok yanılır.

Sadece bir kitap, sadece bir film değildir bazı şeyler; hayatınızın bir parçası, kesiti ya da fonudur. Yüzüklerin Efendisi kitap olarak benim defalarca okuduğum hatim ettiğim, arkadaşlarımla paylaştığım bir şey, filmi ise belki yüz defa yan yana izlediğim idi en değerlimle… Bu ise her güzel anıma kurşun yağdıran rezil bir komedi... Valar aşkına Hepsi Khazad-dûm’un en derin kuyusuna düşüp Balrog tarafından kovalansın, dokunmasın L. O. R.’muza kirli eller, o bizim kıymetlimissssssss…




20 Ocak 2022 Perşembe

Kulüp Mü Matilda Mı? | Savaş Çağman

“İşler dünyada öyle” deriz hep, sanki ülkeyi dünyadan kopuk, kendine has işleyişleri olan bir yer olarak görmek istediğimiz içindir bu… Oysa dünyada doğru bir işin düzgün yapılması aynı ortak kuralara dayanır. Kurgusal Gerçeklik ha sinematografik olsun, ha başka bir sanat alanında olsun bir önerme-inandırma temeline dayanır. Yani bir film veya bir dizi çekerken bir şey vaat edersiniz. Vaat ettiğiniz şeyi de o film veya dizinin içinde sunar ve izleyiciyi buna kayıtsız şartsız inandırırsınız. Bu inanma-ikna olma durumu gerçekleşmezse kurgusal gerçeklik saçma bir şekle bürünür ve o iş başarılı olmaz.

Sinema Filmleri ve Diziler aynı süreçlere sahiptir; önce bir hayal, sonra bunun senaryoya yani metne dökülmesi, metnin yönetmen tarafından yorumu, bunun tasarım boyutu ve oyuncular tarafından icrası… Tüm bu süreçlerin mükemmelce işlemesi gerekir. Bu süreçlerden birinin eksiği o işi sıkıntılı hale getirir.

Tüm bunun yanında sinematografide Dönem İşi denilen bir kavrama rastlarız; yani bir tarihsel dönemin tekrar kurulması... Bu da tasarılarla, küçük ayrıntılarla yaratılan ve o dönem atmosferini destekleyen tüm anları, bildirim, sessel, görüntüsel, jestüel unsurları içerir. Siz Victoria Dönemi bir dizi çekerken oyunculara tenis ayakkabısı giydirirseniz, ya da Battal Gazi filminde Cüneyt Arkın’ın Seiko marka kol saati kılıç sallarken gözükürse buna da kısaca; Anakronizm deriz. Anakronizm doğru ve amaçlı kullanılırsa sanatsal olur, ama sinematografiyi kuran kişi, kişiler tarafından unutkanlıkla veya cehaletten uygulanırsa bu da o işi çöp haline getirir. Dönem İşleri yarattığı etkiyi doğru tarihsellikten alır.

İşte bu yukarıda sayıp döktüğüm işleyiş bakımından, bir senarist ve oyun yazarı olarak, naçizane Kulüp dizisini değerlendirmek istiyorum. Kulüp, Seren Yüce ve Zeynep Günay Tan ikilisinin yönettiği dram türündeki Türk orijinal internet dizisi. O3 Medya yapımı olan dizinin, ilk bölümü 5 Kasım 2021 tarihinde Netflix'te yayımlandı, ikinci sezon da Ocak 2022 civarında yayıma girdi. Senaryosunu Aysin Akbulut, Rana Denizer ve Necati Şahin üçlüsünün yazdığı dizinin konusu İstanbul Galata ve Beyoğlu civarlarında 1950'li yıllarda geçmekte... Kulüp, dizisi 15 yıl cinayetten hapis yatan Matilda Aseo’nun (Gökçe Bahadır) Varlık Vergisinin yasallaşmasını 11 Kasım 1942 olarak belirlersek kaba bir hesapla 1957-1958 yıllarından tekrar Beyoğlu’na geri dönmesi, terk ettiği kızını yetimhaneden alması, İstanbul gece hayatında önemli bir rol oynayan bir Kulüp’te çalışmaya başlamasını konu ediniyor. Yani özellikle dizi ismiyle bize Kulüp’ü vaat ediyor ama Matilda’yı anlatıyor. Dizide ilk kafa karışıklığı burada başlıyor.

Öncelikle dizinin birinci ve ikinci sezonunda Selim Songür (Salih Bademci) karakteri üzerinden, İstanbul gece hayatında ve sahnelerde devrim yapacak biri olarak sinematografik bir vaat yapılıyor. İzleyici olarak beklentimiz şu; Selim Songür (Salih Bademci) karakterinin yarattığı sahneye koyma etkisi, sesi, persona’sı ile bir büyü yaratması. Çünkü vaat büyük, ilk sezonda kulüp patronu Orhan Şahin (Metin Akdülger) de dillendirdiği gibi “Öyle bir gösteri ki Paris’ten bile örnek alacaklar”. Pekiyi vaat edilen dizide sunuluyor mu? Öncelikle Kulüp diyorsak oranın hikâyesinde en azından %50’lik kısmı kaplaması gerekli... Ama kısa provalar, birkaç küçük sahne ile geçiştiriliyor. Çünkü vaadin altında eziliyor Salih Bademci’in yetersiz oyunculuğu, sahne performansı ve şarkıcılık becerileri. Camp bir figür yani efemine bir sahne ikonunu oynaması tasarlandığı oldukça belli. Ama dönemin şartları ile şarkıcı bunu bastırıyor; bunu anlıyoruz, peki oyuncu bunu nasıl yorumluyor? Camp yönünü bastıran biri yerine makulen davranış ile Camp arasında gidip gelen beceriksiz, irrite edici, itici bir teatrallik taşıyan kötü bir oyunculukla… Katlanılması olanaksız kötü bir şarkıcılık, beceriksizce yapılan bir dansçılık! İnsan düşünmeden edemiyor; bu adamın o dizide ne işi var?

Bu konuda daha da rahatsız edicisi, tüm Kulüp çalışanlarının toplanıp “a çok ilginç bir şey var” edası ile prova alanına gelişleri; bu sahne büyüleyici bir müziğe gelen kişileri vaat etmiyor mu sunuş? Orada bir beceriksiz şarkıcının viyakladığı iki beceriksiz anakronist şarkı ile karşılaşıyoruz; bestecileri de Sezen Aksu ve Kenan Doğulu. Basında şöyle yer aldı; “Özellikle Salih Bademci'nin hayat verdiği Selim karakterini seslendirdiği ve sözleri Sezen Aksu'ya ait Masal şarkısı dikkat çekerken, Kulüp de Kenan Doğulu'nun dizi için hazırladığı bir şarkı da yer alıyor”. Ülkemizde başka besteci söz yazarı kalmadı mı arkadaşlar? Hani bu dönem dizisiydi. Dizide, devrimci ilerici bir müzik vaat edilirken, o dönem estetiğine aykırı, kayıt olanaklarının değişime uğradığı başka medya etkilerinin söz konusu olduğu 1990’ların tadında bir beste! Vasat ve Okan Bayülgen talk show jenerikleri gibi. Sahnede sunulan dans şov ise 1930 kıyafetleri ile Chicago filminde fırlamış eski moda bir vodvil kokusu taşıyor. Yani Kulüp ismi ile vaat ettiği kurgusal gerçeklikte sınıfta kalıyor. Zaten şu patron ile kavga eden bir sahneye çıkıp bir çıkmayan şarkıcı klişesi ve zayıf kurgusal çözümleme de son derece bayat, öyküsel hiçbir değeri yok. Nevşin Mengü’nün de bir Youtube videosunda bahsettiği gibi “kötü bir arabeskle” sunulan bir anlatı…

Gelelim dizideki tarihsen anakronizme; 15 yıl cinayetten hapis yatan Matilda Aseo’nun (Gökçe Bahadır) Varlık Vergisinin yasallaşmasını 11 Kasım 1942 olarak belirlersek kaba bir hesapla 1957-1958 yıllarından tekrar Beyoğlu’na geri dönmesi gerekiyor. Yani 6-7 Eylül Olayları gerçekleşeli 2-3 sene olmuş olmalı. 6-7 Eylül 1955 Pera’dan gayrimüslimlerin kazındığı bir Pogrom idi; daha çok Rumları hedef alsa da, Ermeniler, Yahudiler de nasibini almadığı bir yağmaydı ve Pera’nın tümden çehresini değiştirdi. Dizide bu yansımaları görüyor muyuz? Hayır, Pera sanki 1930’lardaki ihtişamında devam eden bir yer gibi yansıtılmış. Ama aldığı yara dizide gözükmüyor. İkindi Sezonda, bir bakıyoruz 1955 ve Pogrom başlıyor. Arada 3-4 yıllık bir hesap hatası var. Hatta bu hesap hatasına İkinci Sezonda, Matilda’nın kızı Raşel Aseo’nun (Asude Kalebek) “17 yaşındayım evlenmek için annemin izni lazım” demesi ile daha da büyüyor.

Tarihsel anakronizm özellikle dönem dizilerinde kötü bir önerme olduğu için gelecekle ile ilgili pek bir şeyden bahsedilmez, ama Selim Songür (Salih Bademci) karakterinin “Şov devam etmeli” diyerek sonra da “bir yere yaz bundan iyi şarkı sözü olur” demesi ile yapılan bu çok ucuz Freddie Mercury göndermesi, dizinin kalitesini düşüren öğelerden sadece biri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun dışında İkinci Sezonda karşımıza müzik üzerinden çıkan iki hata daha var. İlki Aman Doktor şarkısı, diğeri annenin ölüm sahnesindeki Zülfü Livaneli şarkısı Kardeşin DuymazAman Doktor, göreceli çok daha geç bir tarihte modern Yunanca’ya çevrilmiş bir İstanbul Türküsü, çift dilli bir Rum Şarkısı değil. “Kardeşin Duymaz” çalarken ise zaten bir zaman kayması ister istenmez yaşanmakta… Tüm bunlar diziyi bir Anakronizm Cenneti haline getiriyor ve kurgusal inandırıcılığı zayıflatıyor, izleyende yabancılaşma hissi uyandırıyor…

Kulüp’ün bir dizi aman suya sabuna dokunmayayım korkaklığı da var; örneğin neden bir Adnan Menderes gönderisi yok? Neden dizide ışıkçı Kirkor Efendi dışında Ermeni karakter yok? Hatta neden Ermeni ismi bir kere dahi geçmiyor? Neden derin devleti temsil eden karakterinin akıcı Rumca konuşabildiğinden bahsedilemiyor; TC seçkinlerinin Balkan kökenli oluşu, kendi milliyetlerini bırakıp gönüllü asimile olanların aşırı Türk Milliyetçisi olma çelişkisinin altı güzelce çizilemiyor?

Bunca eleştiriye rağmen bu dizide hiç mi iyi bir şey yok? Tam tersi bu saydıklarımız dışında Kulüp tek anlamda mükemmel bir görsel şölen, oyunculuklar, senaryo harika özellikle dizide Ladino (Judeo-Espagnol) ve Rumca kullanımına bayıldım; her iki dilde de aksanlar tartımlar harika, sadece Suzan Kardeş’in o özensiz ve takır takır telaffuzu dışında; her işte bu yeteneği sınırlı kadıncağızın neden yer aldığını da hiç anlayamamışımdır, keşke makyöz olarak hayatına devam etseydi demekten başka çaremiz kalmıyor.  

Kulüp dizisi bu küçük ama can yakan ayrıntılara dikkatli olsaydı gerçekten kült olabilecek bir diziyken bu şansı kaçırmış gözüküyor. Bunun dışında gerçekten çekim kalitesi ve bir döneme (çekingence de olsa) el atış biçimini takdir ediyorum. Ne diyelim bir daha ki sefere daha iyisi artık, Vamos!



 


17 Kasım 2021 Çarşamba

Üç Kuruş Üstüne Üç Kuruşluk Mağdur Edebiyatı | Savaş Çağman

On bir gün önce, CHP İzmir Milletvekili Özcan Purcu, mecliste, basın kürsüsünde, 1 Kasım 2021 tarihinde SHOW TV’de başlayan Üç Kuruş isimli dizi hakkında, zehir zemberek bir açıklama yaptı. Konuşmasında “Atatürk Milliyetçiliği çatısı altında, hepimiz farklı etnik kimliklerle devletimizi, ülkemizi oluşturduk ne güzel. Farklı mozaikler, farklı kültürler ve renkler Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturmuş. Biz de Romanlar olarak bundan gurur duyuyoruz… Yalnız biz ülkemizi bu kadar seviyoruz, vatanımıza bu kadar bağlıyız, milliyetçiyiz, ya bizi niye bu kadar dışlıyorlar, niye ön yargıya maruz bırakıyorlar, niye ötekileştiriyorlar? Ya bu dizi, bir izleyin bu Üç Kuruş dizisini, küfür var, Romanlarla ilgili aşağılanmadık mesela kalmadı ya? Bunu RTÜK izlemiyor mu? Bakın dizide neler var? Bir mafyavari başrol, Roman mahallesinde çekiliyor dizi. Hep Roman hayatı ve Roman’lar tanıtılıyor dizide güya. Ama başrol mafyavari elinde bıçak var, onu birinin boğazına dayıyor, birinin bacağına dayıyor, küfürler bin parça, Çingene nokta nokta nokta diye geçiyor. Çingene demek hani suçtu? Ülkemizde Çingene terimi suç... Biz Rom’uz, Romanız yani. Resmi adımız bu, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Parlementosu’nda, Birleşmiş Milletler’de adımız ulusal terimlerde Rom olarak geçiyor, Hindistan Kökenliyiz…”

Konuşma böyle devam ederek gelişiyor. Kutlu olsun, tebrik ederim herkesi, Türkiye’de diğerleri yetmezmiş gibi bir de Çingene Milliyetçiliği ile karşı karşıya kalacağız artık. Öncelikle Çingene, Türkçe bir sözcüktür. Her halk diğer halka kendi dilinden isim verir. Çeçenler kendine Naxghvo der, şimdi artık Çeçenlere Naxghvo mu dememiz gerekiyor bu beyefendinin tezine göre? Arnavutlar kendine Shqiptar diyor, şimdi artık Arnavutlara böyle mi sesleneceğiz? Gürcüler kendine Kartvel der, şimdi artık Gürcülere Kartveli mi diyeceğiz? Ermeniler kendine Hay der, şimdi artık biz bu ismimi kullanacağız? Benim dilimden bir sözcük keyfiyetle nasıl yasak olabilir? Bu konuşmanın yapılmasına kim, nasıl izin veriyor?

Her halk kendi kültürünü geliştirme, kendi dilini konuşma hakkına tabidir ki sahip. Benim dilimde o halka Çingene denilir, bu bir aşağılama neden olsun? Türkiye’de Çingene Halkının büyük sorunlar yaşadığını, yok sayıldığını tabi ki biliyoruz. Elemle kınanması lazım; kültürlerini yaşatma ve geliştirme hakkına sahipler, bu ülkenin her etnik grubu gibi. Burada bir sorun yok. Sorun şu, Sayın Özcan Purcu, sizin halkının içinde küfreden yok mu, illegal yola soyunan yok mu? Her halkta iyi insanlar var, kötü insanlar var; bunun o toplumla ne ilgisi var? Yani hiç mi yaşamadık, görmedik; İstanbul'da ben Ömerhayyam’da oturdum, Çingene komşularım oldu; çok iyileri vardı, berbat olanları vardı, sohbet edeni de oldu, birlikte müzik yaptığım da oldu, evimde arkadaşımın bilgisayarını gasp edeni de oldu. Bu nasıl bir ırkçılıktır ki Çingeneler çok iyidir diyebiliyorsunuz, bu soyla nasıl gelebilir? Hak savunurken bu nasıl bir ırkçılık propagandası? Her toplum ne kadar iyiyse Çingene toplumu o kadar iyi? Veya o kadar kötü? Çingene sadece bir halkın Türkçe adı, aşağılama falan değil. Bu sözcük yasaklandı diyerek o kürsüden benim dilime nasıl müdahale hakkı görüyorsunuz? Size baskı yapanlarla aynı duruma düşmüyor musunuz? Eh oldu olacak paraya da siz mutlu olasınız diye sipali diyelim olur mu Sayın Özcan Purcu? Bilir misiniz o kolayca itham ettiğiniz dilin atası Eski Türkçe’de düşman kelimesi yoktur, siz ötekiden bahsetmeden önce dilinizdeki Gace kavramını bir irdeleyin lütfen. Kimin kimi niye dışladığını da bir oturun düşünün ve elinizi Türkçe’den çekin, kendi öz diliniz Kalderaş hakkında cümle kurun.

Ne yazık sayın okuyucu Milliyetçiliğin hiçbir biçimi, hiçbirimizin işine yaramaz; tüm kültürleri, kompleksiz, yan yana kutladığımız bir ülke için bu tarz çıkışlara duyarlı olmak gerekiyor. Ben etnik romantizme kapılmış biri değilim, insanın güzelliği olan ve yarattığı her kültüre eşit olarak hayran biriyim ve kendi öz kültürüme de sahip çıkan biriyim; herkes kendi kültürü, kendi dili hakkında tümce kursun ve elini Türkçemden çeksin… Mağdur her zaman haklı değildir ve bu dünya, güç mağdurların eline geçince ne kadar zalim olurlar çok iyi hatırlar, sizin de hatırlamanız dileğiyle…





4 Ekim 2021 Pazartesi

Niye Tanrı Sevgidir? | Savaş Çağman

Kehanet Sanatları arasında Tarot yüzyıllar içinde tüm okült çalışma yapanların her daim ilgisini çekmiştir; bu kişilerden astrolog ve okültist üstat Papus’ün yeri çok özeldir. Üstadın, 1889’de kaleme aldığı Le Tarot des Bohémiens isabetli okült saptamalar ihtiva eder. Bilindiği üzere Kabala çalışmalarında, Tevrat’ta Tanrı’nın gizli ismi olarak geçen YHVH hakkında derin bir külliyat mevcuttur. Tetragrammaton olarak da ifade edilen YHVH asla telaffuz edilmez; biri tekrar edilen üç ana İbrani Harfinden oluşur; Yod, He, Vav ve tekrar He… Gematria denilen kutsal sayılar ilminde bu harflere sayı değerleri de verilir; Yod 10, He 5, Vav ise 6 sayısına denk gelir. Okült Analoji’ye her zaman uyan Kabala ve Hermesçi İrfan ekollerine göre her sayının bir de Astrolojik değeri bulunur, bunun açıklamalarını hem Zümrüt Tablet’te hem de Kabala’nın en kutsalı Sefer Yetzirah’ta buluruz 

Okült Analoji’yle tanımlanmış bu sayı değerleri, Tarot’un 22 karttan oluşan Arcana Majoris’inde (Büyük Sır) tekrarını bulan 22 İbrani Harfi ile aynılık taşır. Bu harfler, 0 değeri alan Alef harfi dışında 1’den 21’e dek altta olduğu gibi YHVH şeması altında sınıflandırılır;

Görüldüğü üzere, Tarot Okuma Sanatı’nın alanına da işaret eden bu sıralamada, çok ilginç bir çözümleme gizlidir. Tarot Okuma Sanatı’nda da kullandığımız Gematria yöntemiyle büyük sayıları toplayarak en temel sayıyı elde ederek çözümleme yaparız; örneğin 123 sayısı 1+2+3=6 olarak karşımıza çıkacak, 6 sayısının Astrolojik ve Gematria yorumu ile anlaşılmaya çalışılacaktır. Bu çözümleme ile sütunları toplarsak ilk satıdan başlayarak; 1+2+3=6, 4+5+6=15=6, 7+8+9=24=6, 10+11+12=33=6, 13+14+15=42=6, 16+17+18=51=6 ve son olarak da 19+20+21=60=6 olarak karşımıza çıkar. Yulardan aşağıya sütunları tek tek toplarsak 1+4+7+10+13+16+19=70=7, ikinci sütun 2+5+8+11+14+17+20=77=14=5 ve son sütun 3+6+9+12+15+18+21=84=12=3 olarak en küçük sayıya ulaşırsak üç sütunun sayısal toplamı 7+5+3=15=6 olarak karşımıza çıkar… Yani yatay ve dikey toplamlar 6 sayısına tamamlanır. 6 sayısı Okült Analoji’de Venüs olarak tanımlanmıştır; yani sevgi, antlaşma ve bağlılığın astro-psikolojik eğilimini temsil eder. İşte Tanrı Sevgidir sözünün temelini de Okült Analoji’deki bu sayısal çözümleme ile de açıklamak mümkündür.

30 Eylül 2021 Perşembe

Türkiye Kehanetleri | Savaş Çağman

Kehanet Sanatları arasında Tarot çok özel bir yere sahiptir. Kutlu üstatlarımız Eliphas Lévi ve Papus’ün altını ısrarla çizdiği Okült Analoji’nin belki de en saf yansımasını Tarot destesinde görürüz. Bu analoji, bilgisizlerin eğlencesi olamayacak kadar kesin bir anlatıma sahiptir. Eliphas Lévi’nin 1854–1856’de kaleme aldığı anıtsal kitabı Dogme et Rituel de la Haute Magie’nin Birinci Cildinde bu sistemin mükemmelliğine işaret ederek; “Une théologie qu’on résume en comptant par ses doigts; un infini qu’on peut faire tenir dans le creux de la main d’un enfant ; dix chiffres et vingt-deux lettres, un triangle, un carré et un cercle voilà tous les éléments de la cabale” der… Maalesef Türkçe’ye yapılan tercümesinde yanlışlar olmasından dolayı özgün metni alıntıladım... Çevirirsek; Bir tanrıbilim ki parmakla sayarak özetlenebilecek, bir bitimsiz ki bir çocuğun ayasına sığdırılabilecek, on sayı, yirmi iki harf, bir üçgen, bir kare ve bir çember, işte Kabala’nın tüm unsurları”…

Enfant sözcüğünü bebek olarak çeviren cehalet, aslında üstadın bildiği Eski Mısır’da tüm oluşan olaylara çocuk denilmesinden kaynaklanan bir anıştırmadan bir haberdir. Zaten Türkiye’de Okült Analoji’den habersiz, keyfiyeti alışkanlık edinmiş, avam bilgisizliğiyle üretilmiş bir Spiritüalizm’in yozluğu kolayca gözümüze çarpar. Yaptığım eleştiriler hep sosyal medyada kalabalık mürid kitlesi olan içi boş odaklar tarafından linç edildi durdu, alıştık, anladık ve affettik. Oysa bilmezler hiçbir zaman bu boşa üretilen fikirler kimseye şifa olamayacak, hazır olmayanları veya yeteneksizleri oyalayacak duracak, kendini bilgi sahibi gösterenlerin kesesini dolduracak…  

Tüm eğitimlerimde öğrencilerime karşı bir sorumluluk olarak sadece Okült Analoji’yle tanımlanmış Gerçek Öğretiyi anlatmaya çabaladım, çabalıyorum, çabalayacağım; kim ne derse dersim, kim linç ederse etsin, eğriye doğru demeyeceğim. Ülkemde her şey kişiselleştirildiği için şahsımı araç olarak gören, suyun aktığı bir musluk olarak tahayyül eden bir yapıda olduğumu hala anlayamadılar; musluk altın, musluk bakır, musluk ahşap önemi yok, mühim olan suyun kendisi…

Tarot Okuma Sanatı derslerime katılan ve 32 saate yaklaşan eğitimlerini tamamlamak üzere olan sevgili öğrencilerim Melina Tuğçe Akgün ve Nazlım Çalışkan ile bu gece 29.9.2021’de dersimiz konusu olarak Kehanet Metinleri nasıl oluşturulur üzerine yoğun bir ders yaptık. Tarot her zaman okumayı başaran için düzgün tümceler sunar, Tarot medyumların oyuncağı değildir, esine güvenenleri değil, onu deşifre edecek onun dilini iyi konuşan okuyucuların ağzından konuşur. Türkiye Kehaneti nedir sorusuna da üçümüzün açılımında şu tümceleri kurdu;

İnatçı İmparator oğlak kıyım ayında sevdiği kadınla

Din Önderi’nin uçarı oğlu cürümde bulunduğunda

Bilmek kazanç sağlar beyhudelik karşısında

Çünkü bilmek antlaşmadır mantıkla


Antlaşma yapanlar kazançlıdır onlara deli denilse de

Çekişme olacak, kılıçlar çekildiğinde ve kılıcın kendisiyle

Bilmek hususunda anlaşırlar sunulanı bıkkınlıkla reddedenler

Çünkü bilmek yıksa dökse de kılıcın kahramanını getirir

 

Alev taşıyan Kraliçe, Kupa taşıyan Kraliçe ile anlaşır

Alev taşıyan Prenses, kader çarkını çevirir Toprağın Şövalyesi’yle

Değişim olacak, ama başarısızlık ve keder var    

Çünkü külünden doğan Anka Kuşu’na müdahale ediyor Yıldız

Tarot Okuma Sanatı ile peki nasıl bu kadar kesin tümceler kurulur? Hayat Ağacı açılımında seçilen 11 Tarot Kartı, 3 stroph (yani satır) oluşturacak şekilde dizilir. Yukarıdaki ilk dize olan benim açılımında şu şekildedir; Arcana Majoris’ten IV numaralı kart İmparator, yine Arcana Majoris’ten XV numaralı kart Şeytan ve Arcana Majoris’ten III numaralı kart İmparatoriçe… Bu dizede ilk kart okült analojide Koç Burcu olarak adlandırılır bu burcun en önemli özelliği de inatçılığıdır; buradan İnatçı İmparator sözünü elde ederiz. Dizenin ikinci kartı, Oğlak Burcuna ve dolayısıyla 21 Aralık- 20 Ocak arasındaki döneme işaret eder. Son kart ise İmparatoriçe’dir, bu kart okült analojide Venüs’e karşılık gelir, dolayısıyla aşık oluna bir kadına işaret edebilmektedir. İlk tümceyi bu şekilde elde ederiz. İkinci dizede ilk kart Arcana Majoris’ten V numaralı kart Papa, ikinci kart Arcana Minoris’ten Değnek Şövalyesi, son kart ise Arcana Minoris’ten Değnek As, olarak açılmıştı. Boğa Burcu yönetimindeki Papa kartı bir dini öndere işaret eder, eylem halindeki ve yay Burcu göndermesi yüzünden yurt dışında olması söz konusu olan bir oğulun eylemleri hakkında bize ipucu vermektedir; Din Önderi’nin uçarı oğlu cürümde bulunduğunda tümcesini kaynağı bu kartlardır. Son dizede Arcana Minoris’ten Kılıç 6, Arcana Minoris’ten Para 9, Arcana Minoris’ten Kılıç 7 ile karşılaştık. Bunun altında ise; Arcana Minoris’ten Kılıç 4 ve Arcana Minoris’ten Para As ile karşılaştık. Kılıçların altılısı Hermetik Tarot’ta bilim kelimesine karşılık gelir, aynı şekilde para dokuzlu kazanç, kılıç yedili de beyhudelik demektir. Son dizede ise kılıçların dörtlüsü mütareke, toprak elementindeki para ası ise mantıklı olunmasını çağrıştırır.

Kısaca bu kehanet; Kendisini bir din önderi olarak da tanıtan bir devlet büyüğünün oğlunun suçları ve gönül ilişkisi konusunda bir bilginin paylaşılacağına işaret edebilir.

Öğrencim Nazlım Çalışkan ile yapılan Hayat Ağacı açılımında ilk dize; Arcana Majoris’ten II numaralı kart Âşıklar, Arcana Minoris’ten Para 9 ve Arcana Majoris’ten 0 numaralı kart Deli… Bu dizede ilk kart okült analojide İkizler Burcu olarak adlandırılır ve antlaşmalara, sözleşmelere uzlaşmalara işaret eder. İkinci kart paraların dokuzlusu kazanç anlamına gelir. Son kart ise Deli’dir, bu kart okült analojide Hava Elementi’ne karşılık gelir, dolayısıyla saf yürekle gözü pek alınan pek de sonuçları iyi hesaplanmamış delice eylemlere işaret eder. Böylelikle ilk tümceyi elde ederiz. İkinci dizede ilk kart Arcana Minoris’ten Değnek 5, ikinci kart Arcana Minoris’ten Değnek 8, son kart ise Arcana Minoris’ten Kılıç As, olarak açılmıştı. Bu satır herkeste şaşkınlık yaratacak aceleye getirilmiş bir siyasi anlaşma veya koalisyon ortaklığını çağrıştırabilir. Son dizede Arcana Minoris’ten Kılıç 6, Arcana Minoris’ten Kılıç 4, Arcana Minoris’ten Kılıç 9 ile karşılaştık. Bunun altında ise; Arcana Minoris’ten Kılıç 10 ve Arcana Minoris’ten Kılıç Şövalye ile karşılaştık. Kılıçların altılısı Hermetik Tarot’ta bilim kelimesine karşılık gelir, aynı şekilde kılıç dörtlüsü mütareke, kılıç dokuzlusu ise gaddarlık anlamlarındadır. Ama son kart Marsilya Tarot Destesinde sunulan şeye karşı artık zamanı geçti bıkkınlığı ile reddetmeyi de anlatır. Son dizede ise kılıçların onlusu yıkım, kılıç şövalyesi ise haber taşıyan ve delikanlıca gözü pek davranan bir erkeğe işaret eder.

Kısaca bu kehanet; Koalisyon ortaklığı değişimi veya ilginç bir antlaşma ile ilgili olarak şaşıracağımız bir haberle karşılaşacağımızı, anlaşanların sonra anlaşmazlığa düşüp kılıçları çekeceğini ve bunun gözü pek bir gazeteci ile gün ışığına çıkacağını anlatabilir... 

Öğrencim Melina Tuğçe Akgün yapılan Hayat Ağacı açılımında ilk dize; Arcana Minoris’ten Değnek Kraliçe, yine Arcana Minoris’ten Kupa Kraliçe ve Arcana Majoris’ten II numaralı kart Âşıklar… Bu dizede ilk kart okült analojide Ateş Elementi yönetiminde Yay Burcuna işaret eder, ikinci kart da Su Elementi Yönetiminde Akrep Burcu’dur; ülkeler astrolojisinde yükselen burcu Yay olan Amerika Birleşik Devletleri ve Güneş’i Akrep’te olan Türkiye burada anlatılmaktadır ve metinde; son kart ile bir anlaşma imza edeceklerinden bahsedilir. İkinci dizede ilk kart Arcana Minoris’ten Değnek Prenses, ikinci kart Arcana Majoris’ten X numaralı kart Talih, son kart ise Arcana Minoris’ten Para Şövalyesi olarak açılmıştı. Yukarıdaki satırda belirtilen Ateş Burcu ülkesinin temsilcisi ile ülkemizden bir temsilcinin bir araya gelişinin Kader çarkı kartı yüzünden oldukça dönüm noktası, kadersel bir sürecin başlangıcı olduğunu öğreniyoruz. Son dizede Arcana Majoris’ten XIII numaralı kart Ölüm, Arcana Minoris’ten Para 7, Arcana Minoris’ten Kılıç 3 ile karşılaştık. Bunun altında ise; Arcana Minoris’ten Kılıç 8 ve Arcana Majoris’ten XVII numaralı kart Yıldız ile karşılaştık. Ölüm kartı Hermetik Tarot’ta fiziksel ölümü değil, bir olayın tamamen bitip sonra yeni bir başlangıç yapması anlamına gelir; yani Anka Kuşu gibi küllerinden doğmaktır. Aynı şekilde para yedilisi başarısızlık, kılıç üçlü ise keder demektir. Son dizede ise kılıçların sekizlisi müdahale, son kart ise ünlü, isim yapmış birini anlatmaktadır…

Kısaca bu kehanet; ABD ve Türkiye artasında bir anlaşmanın olacağı, görünürde liderler dışında daha alt kadroda bir kadın ve bir erkek devlet görevlisi arasında çok kadersel bir anlaşmanın imza edileceği (büyük olasılık biden habersiz) ve bu değişimin büyük sıkıntılar getireceği ama ismen tanınan birinin bu duruma müdahale edeceği anlatılır…

Tarot Okuma Sanatı daima apaçık tümceler kurar, yorum konusunda bir belirsizlik ve keyfiyet alanı değildir, ne yazık ülkemde ehil olmayan ellerde ve cahil dillerde yorumlana gelmiş olması yüzünden değeri çok iyi anlaşılamamıştır. Bilgiyi hak eden ve yüceltenin bulması dileğiyle…


 

 

21 Kasım 2020 Cumartesi

Bir Başkadır… Benim? Memleketim? | Savaş Çağman

Bir Başkadır Benim Memleketim, sadece bir şarkı olarak mı kulaklarımıza aşinadır. Bu şarkıyı Ayten Alpman’ın sesinden işittiğimizde ortalıkta muhakkak bir hamaset rüzgârı vardır; ya darbe olmuştur, ya savaş ilan edilmiştir, ya hamasi bir milliyetçi goygoyculuğu yükselmiştir. Bu şarkıda çok şey kristalize olur. Şarkının orijinal ismi Rabbi Elimelekh’dir. Şarkı bir Klezmer yani Yiddiş Almancası, Aşkenaz Yahudi Kültürüne ait bir Bohemya şarkısıdır. Aşığı ile karısını bir divanın üstünde basan bir bakkalın, mahalle Haham’ına danışmaya koştuğu komik bir hikâyeyi anlatır. Ne memleketten, ne yurttan, ne de milli bir değerle ilgilidir. Şarkı zamanında söz yazılıp Türk Popüler Müziğine kazandırılmıştır. Klezmer ezgilerinin hem Doğulu hem de Batılı tınısı, 1970’lerin kimlik konusunda olabildiğince yansızlaştırılmaya çalışan kültürel ortamında karşımıza çıkar; Türkiye’nin Batılı Yüzü! Kostümlü provamızda fire veren başka biçemler, eğilimler belirmeye başlayan 1980’lerde, kimliklerin tanımı artık aksandan arındırılmış TRT Türkçesi ile kendine ifade bulamamaktadır. Ve olan olur… 1980’lerden itibaren artık tam tersi ayrışan kimlikler kendini belli etmeye başlar… Bu ayrışım, bu sen-ben kavgası, etnik, dini, ideolojik çeşitlemelerle su üstüne çıkar. Son yirmi senede bu ayrışma, ötekileştirme, kendi kimliğinin çirkinleşen teşhirciliği abartılı hale gelir de gelir. Artık çok daha belirgin biz ve onlar söz konusu olur. Taraftar olmayanı bertaraf ederiz diyen bir Siyasal Holiganlık’tan hepimiz kendi payımıza düşeni aldık. Saf tuttuk, safları sıklaştırdık. Hepimiz ama hepimiz, biz ve onlar tanımı içine kendimizi sığdırmaya çabaladık durduk; peki aslında aklımızı mı kaçırdık? Niçin birlikte yaşamak refleksinden bu kadar kolay vazgeçtik? Onlar değil! Niye biz vazgeçtik?

Tüm bu girizgâh, o bildiğimiz şarkı adının tesadüf olmayacak şekilde yarım bırakıldığı Netflix dizisi ile ilgili; Bir BaşkadırNetflix’te Kasım 2020’de gösterime girdiğinde reklamları ile her yerde karşılaştım; Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız fena halde benzeyen bir tesettürlü genç kız yüzü… İlk duygum “Hah bu sıkmabaşlar Netflix’e dek girdi” oldu. Ve hop tongaya düştüm. Dizinin başarısı da burada başlıyor işte; orada anlatılan yaftalar, önyargılar günlük hayatta yaşıyor ve tüm Türkiye’de yaşayan bizlere ait. Berkun Oya’nın yazıp yönettiği, yapımcılığını Krek Film adına Ali Farkhonde ve Nisan Ceren Göçen’in üstlendiği dizinin kurgusu Ali Aga’ya Senarist ve yönetmen Berkun Oya’ya ait Bir Başkadır, oyuncu seçimi, müzik kullanımı, konuya yaklaşımı ile benzeşsiz mükemmel bir kurgu bize, kesintisiz sunuyor. Oyuncular; Öykü Karayel (Meryem, Yasin’in kız kardeşi), Fatih Artman (Yasin, Meryem’in abisi), Funda Eryiğit (Ruhiye, Yasin’in eşi, Meryem’in yengesi), Göktuğ Yıldırım (İsmail, Yasin ve Ruhiye’nin oğlu), Cemre Zişan Sağbir (Esma, Yasin ve Ruhiye’nin kızı), Settar Tanrıöğen (Ali Sadi Hoca, Tarikat Lideri), Bige Önal (Hayrunnisa, Ali Sadi Hoca’nın kızı), Esme Madra (Burcu, Hayrunnisa’nın kız arkadaşı), Gökhan Yıkılkan (Hilmi, Tarikat şakirdi), Defne Kayalar (Peri, Beyaz Türk psikiyatr kadın), Tülin Özen (Gülbin, Kürt kökenli psikiyatr kadın), Derya Karadaş (Gülan, Tülin’in başı bağlı kızkardeşi), Alican Yücesoy (Sinan, plaza çapkını), Nesrin Cavadzade (Melisa, dizi oyuncusu) rollerinde inanılmaz bir performans sergilemekte… Şimdi dilimize geçen deyimle dersek; fazla spoiler vermeden anlatmaya çalışalım;

Bölüm I, ilk on beş dakikanın sıradanlığı ile tekrar bir tongaya düşüyorsunuz. Sonra psikiyatrın gittiği psikiyatrın sorusuyla uyanıyorsunuz; “Nasıl hissettin?” Yanıt gecikmiyor “Bok gibi!” İşte ondan sonra size renk seçimi, müzik hatta tanıtma yazısı fontları, insana bir yerden Türkan Şoray çıkacakmış gibi hissetmemize neden oluyor. Hayır, bu Türkan Şoray, Kadir İnanır’ın gecekondu filmi Sultan değil. Burada aksansız TRT veya TDK Türkçesi yok, bazılarımızı dehşete düşürebilecek, yıllarca kulak tıkadığımız bir dilde; Kürtçe replikler bile var. İlk şokumuz bu, aynı Peri’nin Gülbin’in, tesettürlü ablasını gördüğü anki dehşetli yüz ifadesi gibi. Gülbin’in kız kardeşi kocasını arabada Kürtçe azarlarken uğradığımız şokla aynı duruma biz de düşüyoruz. Demek ki bir dizide iki kelime Kürtçe duymakla gökyüzü başımıza yıkılmıyormuş. Netflix and relax insanı Sinan ile Gülbin’in, ilişkisini gözlemliyoruz. İçini dökmek için Gülbin, karşısında ona sadece cinsel obje olarak bakan vücut geliştiren, tipik, çakma Kazanova Sinan ile karşı karşıyadır. Her Salı sabahı olduğu gibi Meryem de gündelikçi olarak eve gelmiştir. Gülbin ile kapıda karşılaşırlar. Ve bölüm sonu kararıyor Ferdi Özbeğen o ajite edici glisandolarıyla söylüyor; Aşkımı bir sır gibi senelerce sakladım, geceleri rüyamda ismini sayıkladım

Bölüm II, aslında modern dansçı Mihran Tomasyan’ın çılgın müşteri dansı yapmaya çabalamasına rağmen modern dansvari performansı ile başlıyor ve kadınlar tuvaletinde âlem yapan Hayrunnisa ve Burcu WC’den tartaklanarak Meryem’in abisi, barda korumalık yapan Yasin, tarafından atılması ile sonuçlanıyor. Burada tüm dizi boyunca tüm gördüğümüz karakterlerin birbirine bağlandığını ilerleyen vakitte daha iyi kavrıyoruz. Bu iç içe sık ve bağdaşık kurgu mekân seçimi ve öykünün gidişatı Pedro Almodóvar filmlerini fena halde çağrıştırmakta. Almodóvar’da hep gördüğümüz kitsch estetik çözümlemeleri bu bölümün jeneriğinden sonuna dek bizi alıp götürüyor. Hatta bu bölümdeki bahçe sahnesindeki çocuk oyuncu İsmail (Göktuğ Yıldırım) hemen her küçük esnaf dükkânında gördüğümüz Ağlayan Çocuk namı değer Çiko resmine tıpatıp benzemesi ya da meyve yiyip tükürme sahnesinin Hülya Koçyiğit filmi Susuz Yaz filminde, tecavüzden sonra baktığı saksıyı kırmasını çağrıştırmakta. Ortak Bilinçaltımıza küçük dokunuşlar ilerleyen bölümlerde Jung alıntıları ile daha da kendini belli edecek, az daha sabır izlemeye devam…

Bölüm III, Ruhiye’nin, gördüğü bir rüya ile başlıyor. Burada sık kurgu gereği bir karşılaşma köpek ısıran Hayrunnisa ile Yasin’in karşılaşmasını izleriz. Yasin bardan arkadaşıyla yaka paça dışarı attığı Hayrunnisa’yı tanımaz. Ama onu hastaneye götürür. Dizinin yine sembol repliklerinden biri tarikat şakirdi Hilmi’nin ağzından dökülür “Yoksa takdiri ilahidir yani! Ona çok da yapacak bir şey yok yani… Şimdi çoğusu diyor kişi kendini geliştirecek. Eh, din o manada engelleyicidir diye bir laf konuşabiliyor yani. Jung var İsviçreli bir bilim adamı, diyor ki, hani İslam’dır, misal konuşuyorum yani, Tevrat’tır, Hıristiyanlıktır, Kuran’dır gibi değil yani… Bir yüce varlığın olduğuna inanma meselesi gibi söylüyor. O da o manada çok önemlidir yani. Kişinin bireyleşme meselesi, bak dikkat edersen, bireyselleşme demiyorum, ne diyorum? Bireyleşme diyorum. Şimdi toplumsal bilinçaltı olayı var yani orda, kolektif diye söylüyor onu JungHani, hepimizin ortak bir manada bilinçaltı durumları var. Öyle değil mi? Misal konuşuyorum. Biri doğuyor Türkiye’de, biri doğuyor İran’da biri doğuyor Uruguay’da… E şimdi bunlar bir dine, bir amaca tutunmak istiyorsa tutunuyor da. E bunların inandığı inancın bir diğerinden bir farkı mı var? Elbette var! Fıtratı farklı olabilir. İbadeti farklı olabilir fakat Kolektif Bilinci bugün yok saymak akla mantığa sığacak bir şey değil…” Hilmi’nin kıraathanede bu konuşmayı yaparken yolda, Meryem’i görür ve âşık olur. Meryem ise vejetaryen psikiyatrına kıymalı börek getirmiştir. Meryem artık bu seanslarda açılmıştır. Ama Peri kendi terapisi için gittiği psikiyatr arkadaşı Gülbin’e Meryem konusunda yaşadığı çaresizliği anlatmaktadır. Çünkü Meryem tesettürlüdür ve Peri ona öğretilen değerler ile yapması gereken arasında kalmaktadır. Bu arada Peri ve aynı Gülbin gibi Sinan ile cinsel ilişkisi olan dizi oyuncusu, ünlü olan, Yoga sınıfından arkadaşı Melisa ile arkadaş olarak yakınlaşmaktadır. Yine sıkı düğümler atan Armadovar kurgu tekniğini burada görmekteyiz. Bu karşılaşmalar bölümünde, Hayrunnisa ile Yasin karşılaşması gibi, Sinan’ı bilmeden paylaşan Melisa ile Gülbin karşılaşmasına tanık oluruz. Bu bölümde sevgi istemek, sevgi gösterememek ile ilgili birçok şeye rastlarız hem Gülbin-Sinan hem de Yasin-Ruhiye cephesinde… Bölümün sonu Ali Sadi Hoca, eşi Mesude, kızı Hayrunnisa ve aile hayatının sakinliği üzerine bir dondurulmuş zaman ile sonlanır.

Bölüm IV, tarikat şakirdi Hilmi ve Meryem’in karşılaşması ile başlamakta. Meryem psikolojik tedavisi için icazet alacağı hocanın köyüne gittiğini öğrenir, temizlik için Sinan beyin evine gider. Burada dizi oyuncusu Melisa ile karşılaşır. Peri ise Gülbin’in muayenesine gittiğinde, onu bulamaz ama ablası, tesettürlü Gülan’ın orada her şeyi kırıp dökmesine tanık olur. Gülbin’in ailevi durumu hakkında bir şeyler öğrenir. Peri hastanedeki odasının kapısına rahatsız etmeyin yazısı asıp içeride Palo Santo tütsüsü yakıp bir Perulu Şaman edasında odasında havaya dört yön çizerek kendini arındırmaya uğraşmakta ve meditasyon yapmaya tam başlayacaktır ki, cep telefonunu alıp Melisa hakkında internetten araştırmaya yapmaya başlar. Bu görüntüden hemen sonra çocuk bahçelerinin olduğu bir sahneye geçeriz. Hepimizin güvende hissetme duygusuna ama bunun bir oyun, bir oyalanma olabileceğinin de altı harika bir şekilde çizilmektedir. Bölüm IV, dizinin en can alıcı bölümü. Halkalı’dakileri anımsatan o İstanbul’un bildik toplu konutlarının birinin penceresine zoom yapılırken çalınan Batılı chill out müziğin içinde beliren Doğu Anadolu ezgili bir kabazurna namesi, biraz sonra karşılaşacağımız ve önyargılarımızı yerle bir edecek sahneye doğru bizi hazırlıyor. Bir aile dramının adım adım önümüze serildiği bir Türkiye gerçeği… Bu görmezlikten geldiğimiz konu hiç ajitasyon yapmadan öyle yalın ve insanı anlatılmış ki, gözyaşları işte burada akıyor. İki kız kardeş Gülan’ın ve Gülbin’in büyük bir nefret ve şiddetle birbirlerine saldıklarını görüyoruz. Konu; sakat olan erkek kardeşin tedavisinde bir maddenin kullanılması olduğunu görüyoruz. Anladığım kadarıyla bahsedilenin nörolojik rahatsızlıklarda alternatif bir yöntem olarak kullanılan Hintkeneviri Yağı olduğunu düşünüyorum. Ki dizide bundan hiç bahsedilmiyor. Tesettürlü olan ve dindar olan abla Gülan bu tedaviye karşı. Gülbin ise doktor olduğunu, kendinin doğruyu bildiğini söylemesi kavgayı derinleştiriyor. Kavgayı yatıştırmak için anneleri bir şeyler söylüyor, Kürtçe tekrar duyuyoruz. Anadolu’nun dillerinden bir dil, yıllarca duyulmasın diye uğraşılan dil, ama bir dil işte, dünya yüzündeki 7000 küsür dilden biri sadece; her anadil gibi, kendine has güzelliğiyle sanki bir dağ gelinciği gibi baş eğiyor; Êdî bese! Ko bese! (Yeter artık). Kavga bir türlü bitmez, GülanGit o dağdaki dinsiz imansız arkadaşlarına sor!” sözü ile Gülbin ablasına saldırır. O sırada sakat erkek kardeşin sesini işitiriz. İçeri sökün ederler. Kardeşleri babasını istemektedir. Babası Kürtçe bir uzun hava söyler, sakat oğlu ancak bununla sakinleşmektedir. Acı çekmenin ne dini, ne dili, ne milliyeti olduğunu izleriz, buradaki oyunculuk Türkiye’de izlediğim en iyi oyunculuklardan biri. Resimler, fotoğraflar, objeler… O gizli öyküyü, Türkiye’nin hâlâ konuşamadığı öyküyü sessizce fısıldar. Bu bölümde Ali Sadi Hoca’nın eşi Mesude çıktıkları yolculukta vefat eder.

Bölüm V, Sadi Hoca’nın eşi Mesude’nin cenaze töreni ile başlar. Yasin’in, Ruhiye’nin köyüne gitme kararı alır. Yolda Ruhiye sinir krizi geçirdiği için geri dönerler. Bölüm V’de, Peri’nin ailesine göz atarız. Facebook’tan pasif-agresif alıntılar okuyan bir baba, Yılmaz Özdil dinleme rutininde, iletişimsiz, tipik Beyaz Türk bir aileyi izleriz. Televizyona bakarken, gördüğü bir tesettürlü oyuncu için “Şimdi de moda bu illa birisi kafasını kapatacak bütün dizilerde” diyen Peri’nin annesi ile bir yansımamızı daha görürüz. Hayrunnisa ile kız arkadaşı Burcu cenaze evinden uzaklaşır, burada aralarındaki ilişkiye dair ipuçları ediniriz. Bölümün sonunda ölen eşi için ağlayan Ali Sadi Hoca’yı görürüz.

Bölüm VI, Meryem’in abine yengesini evde bulamadığını söylemesiyle açılır. Ruhiye küçük oğlunu da alıp evden ayrılmıştır. Meryem psikiyatrı Peri’ye durumu paylaşmak için gider. Hasta doktor ilişkisinin samimiyetine güvenen Meryem teşekkür ettiğinde, Peri Olur mu Meryem benim vazifem bu” der. Meryem buna çok bozulur, kendini değersiz hisseder. Odadan çıkar gider. Peri onu koridorda bulur, ama ismini yanlış söyler Meryem ikinci kez bozulur. Bir sahne sonra Peri danıştığı psikiyatrı Gülbin’in odasında hüngür hüngür ağladığını görürüz; her şeyden nasıl sıkıldığını ve ne kadar yalnız olduğunu anlarız. Gülbin ise terapiye son vermek istediğini söyler. Peri yerle bir olur. Ruhiye onu herkes ararken köyüne gitmiştir. Bir kapıyı çaldığını görürüz. Konuştuğu kadın Semiha, çocukken aynı adam tarafından tecavüze uğradıklarını öğreniriz. Burada öykünün temelini öğreniriz; Ruhiye ona tecavüz eden adamın öldüğünü, topraklarını satmak için köye iki sene önce gelmiş eşi Yasin’den öğrenince tüm dengesi bozulmuştur. Bütün depresyonunun ona tecavüz eden adamla yüzleşmemek temelli olduğunu görürüz. Semiha çocukken onlara tecavüz eden adamın ölmediğini söyler. Meryem’in evinde bekleyiş sürmektedir. İnsanlar nasıl Tarikatlara kapılıyor anlamıyorum sloganımız var ya hani! İşte bu sahnede Yasin’in, Ali Sadi Hoca’nın ziyareti ile içinin nasıl rahatladığı, önemsendiğini, bir yere ait hissettiğini nasıl duyumsadığına tanık oluruz. Spor salonunda Sinan, tesadüfen Gülbin’in aynı salondaki kız arkadaşlarına onun dedikodusunu yaparken kulak misafiri olur. Sinan duyduklarından çok rahatsız olur. Burcu, kız arkadaşı Hayrunnisa’yı ziyarete gelir. Otobüste Yasin onu fark edip izlemiştir. Evin önünde bir itiş kakış olur, Burcu, Yasin’i bacağından bıçaklar. Bölüm yine bir Ferdi Özbeğen konser görüntüsü ile biter; “Beni böyle yapayalnız bırakmasan olmaz mı?”

Bölüm VII, Yasin’in bacağından yaralı olarak hastanede yattığı sahne ile başlıyor. Ali Sadi Hoca’nın kızı olaya karıştığı için polise gitmeme kararı alır. Hayrunnisa ise babasına Konya’ya geri dönme kararını açıklar. Gülbin, ablası Gülan’la yine tartışmaktadır. Tartışma kavgaya dönüşüp yerini suskunluğa bıraktığında Gülbin’in dizi içindeki başka bir sembol repliğini işitiriz; “Otuz beş sene önce gebe anamın karnına o tekmeyi kim attıysa, bugün de birileri atıyor o tekmeyi. Kim sürüklediyse buraya bizi, yerimizden yurdumuzdan edip otuz beş sene önce, adamın yüzü değişiyor, adı değişiyor, ama bir yerlerde birileri yiyor o tekmeyi. Ve sen benim kardeşim, otuz beş sene önce o tekmeyi yiyen kadının evladı, içerdeki garibin kardeşi, bugün kim atıyorsa o tekmeyi gidip ayaklarının altını öpüyorsun. Görmüyor musun? Nasıl bu kadar sağır olabildin, nasıl dönüştü benim kardeşim, buna nasıl dönüştü? Görmüyor musun? Görmüyor musun bizi nasıl birbirimize düşürdüklerini görmüyor musun?” Belki de 1980 sonrası yakılan köylere, bizim kulak tıkadığımız onca işkenceye, olup da olmamış gibi yaptığımız her şeye bir haykırıştır bu. Burada Kürt, Türk o bu değil? İnsanın hikâyesi vardır. Bu yıllardır çözülemeyen soruna ilk kez insan merkezli bir bakışı görürüz. İzlerken gözyaşımızı siler silmez şapkamızı çıkardığımız gibi. Ruhiye ise köyde, olayın vuku bulduğu Roma Döneminden kaldığı belli olan sütun ocaklarına gider. Burada tecavüzcüsü ile karşılaşır. Tecavüzcüsü topallamaktadır ve yüzünde derin yara izleri vardır. Tecavüzcüsü cebinden bir silah çıkartıp kayanın üstüne koyar ve Ruhiye’ye “Al, al sık da sen de rahat et, ben de edeyim Ruhiye, yirmi yıl önceki bir hadise. Bir cahillik etmişiz, etmişiz bir kere n’apam. N’apam Ruhiye. Allah’ını seversen n’apam. Benim iki çocuğum var Ruhiye…” der. Burada belki de en uzlaşamayacağımız durum karşımıza çıkar. Bir tecavüzcüyü görürüz, ama aslında o da acı çeken bir insandır. O bile duyguları olan acı çeken biridir. Tüm hayatı pişmanlık olmuş biridir. Ruhiye, eşi Yasin’in köye gelip köy meydanında tecavüzcüyü rezil ederek dövdüğünü, ayağını sakat bıraktığını öğrenir. Ruhiye ilerde, köyden ayrılmadan tecavüzcünün diğer tecavüz ettiği Semiha ile evlendiğini de fark edecektir. Sahne tecavüzcünün o dağ başında ağlaması ile son bulur. Bölümün bu kısmında Sinan’ın ev kazası geçiren annesini ziyaret ettiğini, tıkış tıkış dolu bir orta sınıf evi görürüz. Anne oğul ilişkisinin, ailevi bağlarının ne kadar zayıf olduğunu izleriz. Hilmi, Meryem’in yollarını gözlerken, Necmettin Erbakan’ın ünlü Gulu Gulu Dansı yapıyorlar anekdotuna gönderme yapılan hindi sahnesi Hilmi tarafından sergilenir… Bu sırada annesi Peri’yi arar. Telefon konuşması sırasında anne hizmetli kızda Hazal diye seslenir. Peri annesine “Hazal değil anne onun adı Reşide” derken, Meryem’e dili sürçüp Hazal dediğini anımsar. Beyaz Türk Laik kesimin aslında karşı tarafı gündelikçi, cahil, yardımcı, ikinci sınıf, kendilerini de efendi görme kibrine, kendisi de şok olur. Hilmi ve Meryem birlikte otobüs durağına yürürken yine Jung alıntıları görmekteyiz. O güne kadar hep suskun kalan Yasin ve Ruhiye’nin küçük oğlu İsmail de konuşmaya başlamıştır.

Bölüm VIII, Meryem, Hilmi’nin hediye ettiği değil ama başka bir Eti Puf yerken görürüz, sonra da tamaşasını tırnağı ile düzeltir ve gülümser. O sırada mutfağa Ruhiye döner, değişmiş, yüklerinden kurtulmuş ferahlamıştır. Ruhiye ve Yasin nihayet iletişim kurar, nihayet birbirlerini anlarlar. Dizi oyuncusu Melisa ile Peri de buluşurlar ve aralarındaki gerginliği rahatlatırlar. Ali Sadi Hoca, kızı Hayrunnisa ile kahvaltı ederler, Konya’ya geri dönecek Hayrunnisa, evden çıkarken başını örtmez, babasına “Ben evden çıkmaya hazırım baba” diyerek kararını anlatır. Ali Sadi Hoca da kızının kararına sessizce onay verir. Otogarda Hayrunnisa ve kız arkadaşı Burcu’nun birlikte Konya’ya döndüğünü görürüz. Meryem hocayı görmeye Kuran Kursuna gelir, ama orada sadece Hilmi vardır. Meryem, Hilmi’nin hediyesine karşılık ona çorap almıştır. Ali Sadi Hoca ise karavanı ile bir geziye çıkar, dağda karşılaştığı bir yabancı ile sohbet ederken kızı Hayrunnisa’nın evlatlık olduğunu, “Hani öz evladım olsa bu kadar sever miydim, bilmiyorum” diyerek anlatır. Meryem, Hilmi’nin Eti Puf tamaşasına sarılı hediyesini açınca Hilmi’nin ona tektaş yüzük aldığını görüp bayılır. Az sonra ayılan Meryem’in sevinçle gülümsediğini görürüz.

Dizinin sekiz bölümü su gibi akarken en özündekilere dokunuruz; İnsan yanıt arar, çünkü güvenliği için yanıta ihtiyacı vardır. Bu yanıtları; dinle, ideolojiyle, yaşam biçimiyle, her hangi bir yolla varmaya çabalar. Bu en insani şeydir. Yanıt ararken Ali Sadi Hoca, bir yapay çiçek ve bir gerçek çiçekle örnekleme yaparken, iki psikiyatr Gülbin ve Peri, öğrenmişlikleriyle yanıt aramaktadır, Hilmi ise tek bir gelenekte ısrar etmeyip Jung’dan bahsediyor. Ve dizideki herkes bir yanıtın peşinde koşuyor, tıpkı hepimiz gibi. Ve hepimiz gibi kendi bulduğu yanıtı en iyi yanıt zannediyor. Yanıt ne olursa olsun aslında kaskatı kesilmiş. Asla Türkiye’de olup bitene göre akışkan, tekrar üzerine düşünülmüş değil, sadece ezber ve tekrarlanan; hem de her kesim için Kürt olsun, Beyaz Türk olsun, İslamcı olsun, Ülkücü olsun, Atatürkçü olsun, ne olursa olsun! Bir Başkadır işte fena halde bunun üzerine. Dizinin İngilizce isimi Ethos da bu durumun gayet iyi altını çiziyor. Yani tesadüfi değil bu dizide her şey en ince ayrıntısına dek düşünülmüş. Bu işte çok hayranlık verici…

Hepimiz muhakkak birbirimiz ile karşılaşırız, yüzleşiriz, hoşumuza gitsin veya gitmesin. Bir Başkadır, bir olmanın çok başka bir deneyim olduğuna bir sözcük oyunuyken, bu bir olma, ortak değerlerden dem vurmanın unutulduğu bu son yirmi yıla da Neden peki? sorusunu soruyor. Dizide en büyük sorunun iletişimsizlik, yanlış anlama olduğu sessizce belirtilirken, durum komedisini yanlış anlama üzerine kuran Hacivat-Karagöz geleneğimizin, hep kutuplu ama yine de birlikte yaşama refleksi olan bir toplum olduğumuzu anlatıyor. Peki, bu niye unutuldu? Çünkü basitçe düşünüp yaftalama karşımızda insan olduğunu kolayca unutmamamızı sağlıyor. Dizide klişe örnekleri olan karakterler, dizi sonuna dek tamamen gözümüzde insanlaşıyor; hiçbirine bir hıncımız kalmayana dek. O yüzden bu bir şifa dizisi, bence. İyileşmeyi isteyen bir toplumun talebi... En azından ben öyle umuyorum. Olan bitene içten bir yanıt olan Susamam ile başlayan yeni bir yanıt arama, iyileşmek istemeye odaklanan yepyeni bir ruh halinin ürünü; Bir Başkadır… Ve bir başka yanıtlara ihtiyaç var, bir gün bu ülkenin hepimizin ülkesi olmasını sağlayacak yanıtlara…