30 Eylül 2021 Perşembe

Türkiye Kehanetleri | Savaş Çağman

Kehanet Sanatları arasında Tarot çok özel bir yere sahiptir. Kutlu üstatlarımız Eliphas Lévi ve Papus’ün altını ısrarla çizdiği Okült Analoji’nin belki de en saf yansımasını Tarot destesinde görürüz. Bu analoji, bilgisizlerin eğlencesi olamayacak kadar kesin bir anlatıma sahiptir. Eliphas Lévi’nin 1854–1856’de kaleme aldığı anıtsal kitabı Dogme et Rituel de la Haute Magie’nin Birinci Cildinde bu sistemin mükemmelliğine işaret ederek; “Une théologie qu’on résume en comptant par ses doigts; un infini qu’on peut faire tenir dans le creux de la main d’un enfant ; dix chiffres et vingt-deux lettres, un triangle, un carré et un cercle voilà tous les éléments de la cabale” der… Maalesef Türkçe’ye yapılan tercümesinde yanlışlar olmasından dolayı özgün metni alıntıladım... Çevirirsek; Bir tanrıbilim ki parmakla sayarak özetlenebilecek, bir bitimsiz ki bir çocuğun ayasına sığdırılabilecek, on sayı, yirmi iki harf, bir üçgen, bir kare ve bir çember, işte Kabala’nın tüm unsurları”…

Enfant sözcüğünü bebek olarak çeviren cehalet, aslında üstadın bildiği Eski Mısır’da tüm oluşan olaylara çocuk denilmesinden kaynaklanan bir anıştırmadan bir haberdir. Zaten Türkiye’de Okült Analoji’den habersiz, keyfiyeti alışkanlık edinmiş, avam bilgisizliğiyle üretilmiş bir Spiritüalizm’in yozluğu kolayca gözümüze çarpar. Yaptığım eleştiriler hep sosyal medyada kalabalık mürid kitlesi olan içi boş odaklar tarafından linç edildi durdu, alıştık, anladık ve affettik. Oysa bilmezler hiçbir zaman bu boşa üretilen fikirler kimseye şifa olamayacak, hazır olmayanları veya yeteneksizleri oyalayacak duracak, kendini bilgi sahibi gösterenlerin kesesini dolduracak…  

Tüm eğitimlerimde öğrencilerime karşı bir sorumluluk olarak sadece Okült Analoji’yle tanımlanmış Gerçek Öğretiyi anlatmaya çabaladım, çabalıyorum, çabalayacağım; kim ne derse dersim, kim linç ederse etsin, eğriye doğru demeyeceğim. Ülkemde her şey kişiselleştirildiği için şahsımı araç olarak gören, suyun aktığı bir musluk olarak tahayyül eden bir yapıda olduğumu hala anlayamadılar; musluk altın, musluk bakır, musluk ahşap önemi yok, mühim olan suyun kendisi…

Tarot Okuma Sanatı derslerime katılan ve 32 saate yaklaşan eğitimlerini tamamlamak üzere olan sevgili öğrencilerim Melina Tuğçe Akgün ve Nazlım Çalışkan ile bu gece 29.9.2021’de dersimiz konusu olarak Kehanet Metinleri nasıl oluşturulur üzerine yoğun bir ders yaptık. Tarot her zaman okumayı başaran için düzgün tümceler sunar, Tarot medyumların oyuncağı değildir, esine güvenenleri değil, onu deşifre edecek onun dilini iyi konuşan okuyucuların ağzından konuşur. Türkiye Kehaneti nedir sorusuna da üçümüzün açılımında şu tümceleri kurdu;

İnatçı İmparator oğlak kıyım ayında sevdiği kadınla

Din Önderi’nin uçarı oğlu cürümde bulunduğunda

Bilmek kazanç sağlar beyhudelik karşısında

Çünkü bilmek antlaşmadır mantıkla


Antlaşma yapanlar kazançlıdır onlara deli denilse de

Çekişme olacak, kılıçlar çekildiğinde ve kılıcın kendisiyle

Bilmek hususunda anlaşırlar sunulanı bıkkınlıkla reddedenler

Çünkü bilmek yıksa dökse de kılıcın kahramanını getirir

 

Alev taşıyan Kraliçe, Kupa taşıyan Kraliçe ile anlaşır

Alev taşıyan Prenses, kader çarkını çevirir Toprağın Şövalyesi’yle

Değişim olacak, ama başarısızlık ve keder var    

Çünkü külünden doğan Anka Kuşu’na müdahale ediyor Yıldız

Tarot Okuma Sanatı ile peki nasıl bu kadar kesin tümceler kurulur? Hayat Ağacı açılımında seçilen 11 Tarot Kartı, 3 stroph (yani satır) oluşturacak şekilde dizilir. Yukarıdaki ilk dize olan benim açılımında şu şekildedir; Arcana Majoris’ten IV numaralı kart İmparator, yine Arcana Majoris’ten XV numaralı kart Şeytan ve Arcana Majoris’ten III numaralı kart İmparatoriçe… Bu dizede ilk kart okült analojide Koç Burcu olarak adlandırılır bu burcun en önemli özelliği de inatçılığıdır; buradan İnatçı İmparator sözünü elde ederiz. Dizenin ikinci kartı, Oğlak Burcuna ve dolayısıyla 21 Aralık- 20 Ocak arasındaki döneme işaret eder. Son kart ise İmparatoriçe’dir, bu kart okült analojide Venüs’e karşılık gelir, dolayısıyla aşık oluna bir kadına işaret edebilmektedir. İlk tümceyi bu şekilde elde ederiz. İkinci dizede ilk kart Arcana Majoris’ten V numaralı kart Papa, ikinci kart Arcana Minoris’ten Değnek Şövalyesi, son kart ise Arcana Minoris’ten Değnek As, olarak açılmıştı. Boğa Burcu yönetimindeki Papa kartı bir dini öndere işaret eder, eylem halindeki ve yay Burcu göndermesi yüzünden yurt dışında olması söz konusu olan bir oğulun eylemleri hakkında bize ipucu vermektedir; Din Önderi’nin uçarı oğlu cürümde bulunduğunda tümcesini kaynağı bu kartlardır. Son dizede Arcana Minoris’ten Kılıç 6, Arcana Minoris’ten Para 9, Arcana Minoris’ten Kılıç 7 ile karşılaştık. Bunun altında ise; Arcana Minoris’ten Kılıç 4 ve Arcana Minoris’ten Para As ile karşılaştık. Kılıçların altılısı Hermetik Tarot’ta bilim kelimesine karşılık gelir, aynı şekilde para dokuzlu kazanç, kılıç yedili de beyhudelik demektir. Son dizede ise kılıçların dörtlüsü mütareke, toprak elementindeki para ası ise mantıklı olunmasını çağrıştırır.

Kısaca bu kehanet; Kendisini bir din önderi olarak da tanıtan bir devlet büyüğünün oğlunun suçları ve gönül ilişkisi konusunda bir bilginin paylaşılacağına işaret edebilir.

Öğrencim Nazlım Çalışkan ile yapılan Hayat Ağacı açılımında ilk dize; Arcana Majoris’ten II numaralı kart Âşıklar, Arcana Minoris’ten Para 9 ve Arcana Majoris’ten 0 numaralı kart Deli… Bu dizede ilk kart okült analojide İkizler Burcu olarak adlandırılır ve antlaşmalara, sözleşmelere uzlaşmalara işaret eder. İkinci kart paraların dokuzlusu kazanç anlamına gelir. Son kart ise Deli’dir, bu kart okült analojide Hava Elementi’ne karşılık gelir, dolayısıyla saf yürekle gözü pek alınan pek de sonuçları iyi hesaplanmamış delice eylemlere işaret eder. Böylelikle ilk tümceyi elde ederiz. İkinci dizede ilk kart Arcana Minoris’ten Değnek 5, ikinci kart Arcana Minoris’ten Değnek 8, son kart ise Arcana Minoris’ten Kılıç As, olarak açılmıştı. Bu satır herkeste şaşkınlık yaratacak aceleye getirilmiş bir siyasi anlaşma veya koalisyon ortaklığını çağrıştırabilir. Son dizede Arcana Minoris’ten Kılıç 6, Arcana Minoris’ten Kılıç 4, Arcana Minoris’ten Kılıç 9 ile karşılaştık. Bunun altında ise; Arcana Minoris’ten Kılıç 10 ve Arcana Minoris’ten Kılıç Şövalye ile karşılaştık. Kılıçların altılısı Hermetik Tarot’ta bilim kelimesine karşılık gelir, aynı şekilde kılıç dörtlüsü mütareke, kılıç dokuzlusu ise gaddarlık anlamlarındadır. Ama son kart Marsilya Tarot Destesinde sunulan şeye karşı artık zamanı geçti bıkkınlığı ile reddetmeyi de anlatır. Son dizede ise kılıçların onlusu yıkım, kılıç şövalyesi ise haber taşıyan ve delikanlıca gözü pek davranan bir erkeğe işaret eder.

Kısaca bu kehanet; Koalisyon ortaklığı değişimi veya ilginç bir antlaşma ile ilgili olarak şaşıracağımız bir haberle karşılaşacağımızı, anlaşanların sonra anlaşmazlığa düşüp kılıçları çekeceğini ve bunun gözü pek bir gazeteci ile gün ışığına çıkacağını anlatabilir... 

Öğrencim Melina Tuğçe Akgün yapılan Hayat Ağacı açılımında ilk dize; Arcana Minoris’ten Değnek Kraliçe, yine Arcana Minoris’ten Kupa Kraliçe ve Arcana Majoris’ten II numaralı kart Âşıklar… Bu dizede ilk kart okült analojide Ateş Elementi yönetiminde Yay Burcuna işaret eder, ikinci kart da Su Elementi Yönetiminde Akrep Burcu’dur; ülkeler astrolojisinde yükselen burcu Yay olan Amerika Birleşik Devletleri ve Güneş’i Akrep’te olan Türkiye burada anlatılmaktadır ve metinde; son kart ile bir anlaşma imza edeceklerinden bahsedilir. İkinci dizede ilk kart Arcana Minoris’ten Değnek Prenses, ikinci kart Arcana Majoris’ten X numaralı kart Talih, son kart ise Arcana Minoris’ten Para Şövalyesi olarak açılmıştı. Yukarıdaki satırda belirtilen Ateş Burcu ülkesinin temsilcisi ile ülkemizden bir temsilcinin bir araya gelişinin Kader çarkı kartı yüzünden oldukça dönüm noktası, kadersel bir sürecin başlangıcı olduğunu öğreniyoruz. Son dizede Arcana Majoris’ten XIII numaralı kart Ölüm, Arcana Minoris’ten Para 7, Arcana Minoris’ten Kılıç 3 ile karşılaştık. Bunun altında ise; Arcana Minoris’ten Kılıç 8 ve Arcana Majoris’ten XVII numaralı kart Yıldız ile karşılaştık. Ölüm kartı Hermetik Tarot’ta fiziksel ölümü değil, bir olayın tamamen bitip sonra yeni bir başlangıç yapması anlamına gelir; yani Anka Kuşu gibi küllerinden doğmaktır. Aynı şekilde para yedilisi başarısızlık, kılıç üçlü ise keder demektir. Son dizede ise kılıçların sekizlisi müdahale, son kart ise ünlü, isim yapmış birini anlatmaktadır…

Kısaca bu kehanet; ABD ve Türkiye artasında bir anlaşmanın olacağı, görünürde liderler dışında daha alt kadroda bir kadın ve bir erkek devlet görevlisi arasında çok kadersel bir anlaşmanın imza edileceği (büyük olasılık biden habersiz) ve bu değişimin büyük sıkıntılar getireceği ama ismen tanınan birinin bu duruma müdahale edeceği anlatılır…

Tarot Okuma Sanatı daima apaçık tümceler kurar, yorum konusunda bir belirsizlik ve keyfiyet alanı değildir, ne yazık ülkemde ehil olmayan ellerde ve cahil dillerde yorumlana gelmiş olması yüzünden değeri çok iyi anlaşılamamıştır. Bilgiyi hak eden ve yüceltenin bulması dileğiyle…


 

 

21 Kasım 2020 Cumartesi

Bir Başkadır… Benim? Memleketim? | Savaş Çağman

Bir Başkadır Benim Memleketim, sadece bir şarkı olarak mı kulaklarımıza aşinadır. Bu şarkıyı Ayten Alpman’ın sesinden işittiğimizde ortalıkta muhakkak bir hamaset rüzgârı vardır; ya darbe olmuştur, ya savaş ilan edilmiştir, ya hamasi bir milliyetçi goygoyculuğu yükselmiştir. Bu şarkıda çok şey kristalize olur. Şarkının orijinal ismi Rabbi Elimelekh’dir. Şarkı bir Klezmer yani Yiddiş Almancası, Aşkenaz Yahudi Kültürüne ait bir Bohemya şarkısıdır. Aşığı ile karısını bir divanın üstünde basan bir bakkalın, mahalle Haham’ına danışmaya koştuğu komik bir hikâyeyi anlatır. Ne memleketten, ne yurttan, ne de milli bir değerle ilgilidir. Şarkı zamanında söz yazılıp Türk Popüler Müziğine kazandırılmıştır. Klezmer ezgilerinin hem Doğulu hem de Batılı tınısı, 1970’lerin kimlik konusunda olabildiğince yansızlaştırılmaya çalışan kültürel ortamında karşımıza çıkar; Türkiye’nin Batılı Yüzü! Kostümlü provamızda fire veren başka biçemler, eğilimler belirmeye başlayan 1980’lerde, kimliklerin tanımı artık aksandan arındırılmış TRT Türkçesi ile kendine ifade bulamamaktadır. Ve olan olur… 1980’lerden itibaren artık tam tersi ayrışan kimlikler kendini belli etmeye başlar… Bu ayrışım, bu sen-ben kavgası, etnik, dini, ideolojik çeşitlemelerle su üstüne çıkar. Son yirmi senede bu ayrışma, ötekileştirme, kendi kimliğinin çirkinleşen teşhirciliği abartılı hale gelir de gelir. Artık çok daha belirgin biz ve onlar söz konusu olur. Taraftar olmayanı bertaraf ederiz diyen bir Siyasal Holiganlık’tan hepimiz kendi payımıza düşeni aldık. Saf tuttuk, safları sıklaştırdık. Hepimiz ama hepimiz, biz ve onlar tanımı içine kendimizi sığdırmaya çabaladık durduk; peki aslında aklımızı mı kaçırdık? Niçin birlikte yaşamak refleksinden bu kadar kolay vazgeçtik? Onlar değil! Niye biz vazgeçtik?

Tüm bu girizgâh, o bildiğimiz şarkı adının tesadüf olmayacak şekilde yarım bırakıldığı Netflix dizisi ile ilgili; Bir BaşkadırNetflix’te Kasım 2020’de gösterime girdiğinde reklamları ile her yerde karşılaştım; Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız fena halde benzeyen bir tesettürlü genç kız yüzü… İlk duygum “Hah bu sıkmabaşlar Netflix’e dek girdi” oldu. Ve hop tongaya düştüm. Dizinin başarısı da burada başlıyor işte; orada anlatılan yaftalar, önyargılar günlük hayatta yaşıyor ve tüm Türkiye’de yaşayan bizlere ait. Berkun Oya’nın yazıp yönettiği, yapımcılığını Krek Film adına Ali Farkhonde ve Nisan Ceren Göçen’in üstlendiği dizinin kurgusu Ali Aga’ya Senarist ve yönetmen Berkun Oya’ya ait Bir Başkadır, oyuncu seçimi, müzik kullanımı, konuya yaklaşımı ile benzeşsiz mükemmel bir kurgu bize, kesintisiz sunuyor. Oyuncular; Öykü Karayel (Meryem, Yasin’in kız kardeşi), Fatih Artman (Yasin, Meryem’in abisi), Funda Eryiğit (Ruhiye, Yasin’in eşi, Meryem’in yengesi), Göktuğ Yıldırım (İsmail, Yasin ve Ruhiye’nin oğlu), Cemre Zişan Sağbir (Esma, Yasin ve Ruhiye’nin kızı), Settar Tanrıöğen (Ali Sadi Hoca, Tarikat Lideri), Bige Önal (Hayrunnisa, Ali Sadi Hoca’nın kızı), Esme Madra (Burcu, Hayrunnisa’nın kız arkadaşı), Gökhan Yıkılkan (Hilmi, Tarikat şakirdi), Defne Kayalar (Peri, Beyaz Türk psikiyatr kadın), Tülin Özen (Gülbin, Kürt kökenli psikiyatr kadın), Derya Karadaş (Gülan, Tülin’in başı bağlı kızkardeşi), Alican Yücesoy (Sinan, plaza çapkını), Nesrin Cavadzade (Melisa, dizi oyuncusu) rollerinde inanılmaz bir performans sergilemekte… Şimdi dilimize geçen deyimle dersek; fazla spoiler vermeden anlatmaya çalışalım;

Bölüm I, ilk on beş dakikanın sıradanlığı ile tekrar bir tongaya düşüyorsunuz. Sonra psikiyatrın gittiği psikiyatrın sorusuyla uyanıyorsunuz; “Nasıl hissettin?” Yanıt gecikmiyor “Bok gibi!” İşte ondan sonra size renk seçimi, müzik hatta tanıtma yazısı fontları, insana bir yerden Türkan Şoray çıkacakmış gibi hissetmemize neden oluyor. Hayır, bu Türkan Şoray, Kadir İnanır’ın gecekondu filmi Sultan değil. Burada aksansız TRT veya TDK Türkçesi yok, bazılarımızı dehşete düşürebilecek, yıllarca kulak tıkadığımız bir dilde; Kürtçe replikler bile var. İlk şokumuz bu, aynı Peri’nin Gülbin’in, tesettürlü ablasını gördüğü anki dehşetli yüz ifadesi gibi. Gülbin’in kız kardeşi kocasını arabada Kürtçe azarlarken uğradığımız şokla aynı duruma biz de düşüyoruz. Demek ki bir dizide iki kelime Kürtçe duymakla gökyüzü başımıza yıkılmıyormuş. Netflix and relax insanı Sinan ile Gülbin’in, ilişkisini gözlemliyoruz. İçini dökmek için Gülbin, karşısında ona sadece cinsel obje olarak bakan vücut geliştiren, tipik, çakma Kazanova Sinan ile karşı karşıyadır. Her Salı sabahı olduğu gibi Meryem de gündelikçi olarak eve gelmiştir. Gülbin ile kapıda karşılaşırlar. Ve bölüm sonu kararıyor Ferdi Özbeğen o ajite edici glisandolarıyla söylüyor; Aşkımı bir sır gibi senelerce sakladım, geceleri rüyamda ismini sayıkladım

Bölüm II, aslında modern dansçı Mihran Tomasyan’ın çılgın müşteri dansı yapmaya çabalamasına rağmen modern dansvari performansı ile başlıyor ve kadınlar tuvaletinde âlem yapan Hayrunnisa ve Burcu WC’den tartaklanarak Meryem’in abisi, barda korumalık yapan Yasin, tarafından atılması ile sonuçlanıyor. Burada tüm dizi boyunca tüm gördüğümüz karakterlerin birbirine bağlandığını ilerleyen vakitte daha iyi kavrıyoruz. Bu iç içe sık ve bağdaşık kurgu mekân seçimi ve öykünün gidişatı Pedro Almodóvar filmlerini fena halde çağrıştırmakta. Almodóvar’da hep gördüğümüz kitsch estetik çözümlemeleri bu bölümün jeneriğinden sonuna dek bizi alıp götürüyor. Hatta bu bölümdeki bahçe sahnesindeki çocuk oyuncu İsmail (Göktuğ Yıldırım) hemen her küçük esnaf dükkânında gördüğümüz Ağlayan Çocuk namı değer Çiko resmine tıpatıp benzemesi ya da meyve yiyip tükürme sahnesinin Hülya Koçyiğit filmi Susuz Yaz filminde, tecavüzden sonra baktığı saksıyı kırmasını çağrıştırmakta. Ortak Bilinçaltımıza küçük dokunuşlar ilerleyen bölümlerde Jung alıntıları ile daha da kendini belli edecek, az daha sabır izlemeye devam…

Bölüm III, Ruhiye’nin, gördüğü bir rüya ile başlıyor. Burada sık kurgu gereği bir karşılaşma köpek ısıran Hayrunnisa ile Yasin’in karşılaşmasını izleriz. Yasin bardan arkadaşıyla yaka paça dışarı attığı Hayrunnisa’yı tanımaz. Ama onu hastaneye götürür. Dizinin yine sembol repliklerinden biri tarikat şakirdi Hilmi’nin ağzından dökülür “Yoksa takdiri ilahidir yani! Ona çok da yapacak bir şey yok yani… Şimdi çoğusu diyor kişi kendini geliştirecek. Eh, din o manada engelleyicidir diye bir laf konuşabiliyor yani. Jung var İsviçreli bir bilim adamı, diyor ki, hani İslam’dır, misal konuşuyorum yani, Tevrat’tır, Hıristiyanlıktır, Kuran’dır gibi değil yani… Bir yüce varlığın olduğuna inanma meselesi gibi söylüyor. O da o manada çok önemlidir yani. Kişinin bireyleşme meselesi, bak dikkat edersen, bireyselleşme demiyorum, ne diyorum? Bireyleşme diyorum. Şimdi toplumsal bilinçaltı olayı var yani orda, kolektif diye söylüyor onu JungHani, hepimizin ortak bir manada bilinçaltı durumları var. Öyle değil mi? Misal konuşuyorum. Biri doğuyor Türkiye’de, biri doğuyor İran’da biri doğuyor Uruguay’da… E şimdi bunlar bir dine, bir amaca tutunmak istiyorsa tutunuyor da. E bunların inandığı inancın bir diğerinden bir farkı mı var? Elbette var! Fıtratı farklı olabilir. İbadeti farklı olabilir fakat Kolektif Bilinci bugün yok saymak akla mantığa sığacak bir şey değil…” Hilmi’nin kıraathanede bu konuşmayı yaparken yolda, Meryem’i görür ve âşık olur. Meryem ise vejetaryen psikiyatrına kıymalı börek getirmiştir. Meryem artık bu seanslarda açılmıştır. Ama Peri kendi terapisi için gittiği psikiyatr arkadaşı Gülbin’e Meryem konusunda yaşadığı çaresizliği anlatmaktadır. Çünkü Meryem tesettürlüdür ve Peri ona öğretilen değerler ile yapması gereken arasında kalmaktadır. Bu arada Peri ve aynı Gülbin gibi Sinan ile cinsel ilişkisi olan dizi oyuncusu, ünlü olan, Yoga sınıfından arkadaşı Melisa ile arkadaş olarak yakınlaşmaktadır. Yine sıkı düğümler atan Armadovar kurgu tekniğini burada görmekteyiz. Bu karşılaşmalar bölümünde, Hayrunnisa ile Yasin karşılaşması gibi, Sinan’ı bilmeden paylaşan Melisa ile Gülbin karşılaşmasına tanık oluruz. Bu bölümde sevgi istemek, sevgi gösterememek ile ilgili birçok şeye rastlarız hem Gülbin-Sinan hem de Yasin-Ruhiye cephesinde… Bölümün sonu Ali Sadi Hoca, eşi Mesude, kızı Hayrunnisa ve aile hayatının sakinliği üzerine bir dondurulmuş zaman ile sonlanır.

Bölüm IV, tarikat şakirdi Hilmi ve Meryem’in karşılaşması ile başlamakta. Meryem psikolojik tedavisi için icazet alacağı hocanın köyüne gittiğini öğrenir, temizlik için Sinan beyin evine gider. Burada dizi oyuncusu Melisa ile karşılaşır. Peri ise Gülbin’in muayenesine gittiğinde, onu bulamaz ama ablası, tesettürlü Gülan’ın orada her şeyi kırıp dökmesine tanık olur. Gülbin’in ailevi durumu hakkında bir şeyler öğrenir. Peri hastanedeki odasının kapısına rahatsız etmeyin yazısı asıp içeride Palo Santo tütsüsü yakıp bir Perulu Şaman edasında odasında havaya dört yön çizerek kendini arındırmaya uğraşmakta ve meditasyon yapmaya tam başlayacaktır ki, cep telefonunu alıp Melisa hakkında internetten araştırmaya yapmaya başlar. Bu görüntüden hemen sonra çocuk bahçelerinin olduğu bir sahneye geçeriz. Hepimizin güvende hissetme duygusuna ama bunun bir oyun, bir oyalanma olabileceğinin de altı harika bir şekilde çizilmektedir. Bölüm IV, dizinin en can alıcı bölümü. Halkalı’dakileri anımsatan o İstanbul’un bildik toplu konutlarının birinin penceresine zoom yapılırken çalınan Batılı chill out müziğin içinde beliren Doğu Anadolu ezgili bir kabazurna namesi, biraz sonra karşılaşacağımız ve önyargılarımızı yerle bir edecek sahneye doğru bizi hazırlıyor. Bir aile dramının adım adım önümüze serildiği bir Türkiye gerçeği… Bu görmezlikten geldiğimiz konu hiç ajitasyon yapmadan öyle yalın ve insanı anlatılmış ki, gözyaşları işte burada akıyor. İki kız kardeş Gülan’ın ve Gülbin’in büyük bir nefret ve şiddetle birbirlerine saldıklarını görüyoruz. Konu; sakat olan erkek kardeşin tedavisinde bir maddenin kullanılması olduğunu görüyoruz. Anladığım kadarıyla bahsedilenin nörolojik rahatsızlıklarda alternatif bir yöntem olarak kullanılan Hintkeneviri Yağı olduğunu düşünüyorum. Ki dizide bundan hiç bahsedilmiyor. Tesettürlü olan ve dindar olan abla Gülan bu tedaviye karşı. Gülbin ise doktor olduğunu, kendinin doğruyu bildiğini söylemesi kavgayı derinleştiriyor. Kavgayı yatıştırmak için anneleri bir şeyler söylüyor, Kürtçe tekrar duyuyoruz. Anadolu’nun dillerinden bir dil, yıllarca duyulmasın diye uğraşılan dil, ama bir dil işte, dünya yüzündeki 7000 küsür dilden biri sadece; her anadil gibi, kendine has güzelliğiyle sanki bir dağ gelinciği gibi baş eğiyor; Êdî bese! Ko bese! (Yeter artık). Kavga bir türlü bitmez, GülanGit o dağdaki dinsiz imansız arkadaşlarına sor!” sözü ile Gülbin ablasına saldırır. O sırada sakat erkek kardeşin sesini işitiriz. İçeri sökün ederler. Kardeşleri babasını istemektedir. Babası Kürtçe bir uzun hava söyler, sakat oğlu ancak bununla sakinleşmektedir. Acı çekmenin ne dini, ne dili, ne milliyeti olduğunu izleriz, buradaki oyunculuk Türkiye’de izlediğim en iyi oyunculuklardan biri. Resimler, fotoğraflar, objeler… O gizli öyküyü, Türkiye’nin hâlâ konuşamadığı öyküyü sessizce fısıldar. Bu bölümde Ali Sadi Hoca’nın eşi Mesude çıktıkları yolculukta vefat eder.

Bölüm V, Sadi Hoca’nın eşi Mesude’nin cenaze töreni ile başlar. Yasin’in, Ruhiye’nin köyüne gitme kararı alır. Yolda Ruhiye sinir krizi geçirdiği için geri dönerler. Bölüm V’de, Peri’nin ailesine göz atarız. Facebook’tan pasif-agresif alıntılar okuyan bir baba, Yılmaz Özdil dinleme rutininde, iletişimsiz, tipik Beyaz Türk bir aileyi izleriz. Televizyona bakarken, gördüğü bir tesettürlü oyuncu için “Şimdi de moda bu illa birisi kafasını kapatacak bütün dizilerde” diyen Peri’nin annesi ile bir yansımamızı daha görürüz. Hayrunnisa ile kız arkadaşı Burcu cenaze evinden uzaklaşır, burada aralarındaki ilişkiye dair ipuçları ediniriz. Bölümün sonunda ölen eşi için ağlayan Ali Sadi Hoca’yı görürüz.

Bölüm VI, Meryem’in abine yengesini evde bulamadığını söylemesiyle açılır. Ruhiye küçük oğlunu da alıp evden ayrılmıştır. Meryem psikiyatrı Peri’ye durumu paylaşmak için gider. Hasta doktor ilişkisinin samimiyetine güvenen Meryem teşekkür ettiğinde, Peri Olur mu Meryem benim vazifem bu” der. Meryem buna çok bozulur, kendini değersiz hisseder. Odadan çıkar gider. Peri onu koridorda bulur, ama ismini yanlış söyler Meryem ikinci kez bozulur. Bir sahne sonra Peri danıştığı psikiyatrı Gülbin’in odasında hüngür hüngür ağladığını görürüz; her şeyden nasıl sıkıldığını ve ne kadar yalnız olduğunu anlarız. Gülbin ise terapiye son vermek istediğini söyler. Peri yerle bir olur. Ruhiye onu herkes ararken köyüne gitmiştir. Bir kapıyı çaldığını görürüz. Konuştuğu kadın Semiha, çocukken aynı adam tarafından tecavüze uğradıklarını öğreniriz. Burada öykünün temelini öğreniriz; Ruhiye ona tecavüz eden adamın öldüğünü, topraklarını satmak için köye iki sene önce gelmiş eşi Yasin’den öğrenince tüm dengesi bozulmuştur. Bütün depresyonunun ona tecavüz eden adamla yüzleşmemek temelli olduğunu görürüz. Semiha çocukken onlara tecavüz eden adamın ölmediğini söyler. Meryem’in evinde bekleyiş sürmektedir. İnsanlar nasıl Tarikatlara kapılıyor anlamıyorum sloganımız var ya hani! İşte bu sahnede Yasin’in, Ali Sadi Hoca’nın ziyareti ile içinin nasıl rahatladığı, önemsendiğini, bir yere ait hissettiğini nasıl duyumsadığına tanık oluruz. Spor salonunda Sinan, tesadüfen Gülbin’in aynı salondaki kız arkadaşlarına onun dedikodusunu yaparken kulak misafiri olur. Sinan duyduklarından çok rahatsız olur. Burcu, kız arkadaşı Hayrunnisa’yı ziyarete gelir. Otobüste Yasin onu fark edip izlemiştir. Evin önünde bir itiş kakış olur, Burcu, Yasin’i bacağından bıçaklar. Bölüm yine bir Ferdi Özbeğen konser görüntüsü ile biter; “Beni böyle yapayalnız bırakmasan olmaz mı?”

Bölüm VII, Yasin’in bacağından yaralı olarak hastanede yattığı sahne ile başlıyor. Ali Sadi Hoca’nın kızı olaya karıştığı için polise gitmeme kararı alır. Hayrunnisa ise babasına Konya’ya geri dönme kararını açıklar. Gülbin, ablası Gülan’la yine tartışmaktadır. Tartışma kavgaya dönüşüp yerini suskunluğa bıraktığında Gülbin’in dizi içindeki başka bir sembol repliğini işitiriz; “Otuz beş sene önce gebe anamın karnına o tekmeyi kim attıysa, bugün de birileri atıyor o tekmeyi. Kim sürüklediyse buraya bizi, yerimizden yurdumuzdan edip otuz beş sene önce, adamın yüzü değişiyor, adı değişiyor, ama bir yerlerde birileri yiyor o tekmeyi. Ve sen benim kardeşim, otuz beş sene önce o tekmeyi yiyen kadının evladı, içerdeki garibin kardeşi, bugün kim atıyorsa o tekmeyi gidip ayaklarının altını öpüyorsun. Görmüyor musun? Nasıl bu kadar sağır olabildin, nasıl dönüştü benim kardeşim, buna nasıl dönüştü? Görmüyor musun? Görmüyor musun bizi nasıl birbirimize düşürdüklerini görmüyor musun?” Belki de 1980 sonrası yakılan köylere, bizim kulak tıkadığımız onca işkenceye, olup da olmamış gibi yaptığımız her şeye bir haykırıştır bu. Burada Kürt, Türk o bu değil? İnsanın hikâyesi vardır. Bu yıllardır çözülemeyen soruna ilk kez insan merkezli bir bakışı görürüz. İzlerken gözyaşımızı siler silmez şapkamızı çıkardığımız gibi. Ruhiye ise köyde, olayın vuku bulduğu Roma Döneminden kaldığı belli olan sütun ocaklarına gider. Burada tecavüzcüsü ile karşılaşır. Tecavüzcüsü topallamaktadır ve yüzünde derin yara izleri vardır. Tecavüzcüsü cebinden bir silah çıkartıp kayanın üstüne koyar ve Ruhiye’ye “Al, al sık da sen de rahat et, ben de edeyim Ruhiye, yirmi yıl önceki bir hadise. Bir cahillik etmişiz, etmişiz bir kere n’apam. N’apam Ruhiye. Allah’ını seversen n’apam. Benim iki çocuğum var Ruhiye…” der. Burada belki de en uzlaşamayacağımız durum karşımıza çıkar. Bir tecavüzcüyü görürüz, ama aslında o da acı çeken bir insandır. O bile duyguları olan acı çeken biridir. Tüm hayatı pişmanlık olmuş biridir. Ruhiye, eşi Yasin’in köye gelip köy meydanında tecavüzcüyü rezil ederek dövdüğünü, ayağını sakat bıraktığını öğrenir. Ruhiye ilerde, köyden ayrılmadan tecavüzcünün diğer tecavüz ettiği Semiha ile evlendiğini de fark edecektir. Sahne tecavüzcünün o dağ başında ağlaması ile son bulur. Bölümün bu kısmında Sinan’ın ev kazası geçiren annesini ziyaret ettiğini, tıkış tıkış dolu bir orta sınıf evi görürüz. Anne oğul ilişkisinin, ailevi bağlarının ne kadar zayıf olduğunu izleriz. Hilmi, Meryem’in yollarını gözlerken, Necmettin Erbakan’ın ünlü Gulu Gulu Dansı yapıyorlar anekdotuna gönderme yapılan hindi sahnesi Hilmi tarafından sergilenir… Bu sırada annesi Peri’yi arar. Telefon konuşması sırasında anne hizmetli kızda Hazal diye seslenir. Peri annesine “Hazal değil anne onun adı Reşide” derken, Meryem’e dili sürçüp Hazal dediğini anımsar. Beyaz Türk Laik kesimin aslında karşı tarafı gündelikçi, cahil, yardımcı, ikinci sınıf, kendilerini de efendi görme kibrine, kendisi de şok olur. Hilmi ve Meryem birlikte otobüs durağına yürürken yine Jung alıntıları görmekteyiz. O güne kadar hep suskun kalan Yasin ve Ruhiye’nin küçük oğlu İsmail de konuşmaya başlamıştır.

Bölüm VIII, Meryem, Hilmi’nin hediye ettiği değil ama başka bir Eti Puf yerken görürüz, sonra da tamaşasını tırnağı ile düzeltir ve gülümser. O sırada mutfağa Ruhiye döner, değişmiş, yüklerinden kurtulmuş ferahlamıştır. Ruhiye ve Yasin nihayet iletişim kurar, nihayet birbirlerini anlarlar. Dizi oyuncusu Melisa ile Peri de buluşurlar ve aralarındaki gerginliği rahatlatırlar. Ali Sadi Hoca, kızı Hayrunnisa ile kahvaltı ederler, Konya’ya geri dönecek Hayrunnisa, evden çıkarken başını örtmez, babasına “Ben evden çıkmaya hazırım baba” diyerek kararını anlatır. Ali Sadi Hoca da kızının kararına sessizce onay verir. Otogarda Hayrunnisa ve kız arkadaşı Burcu’nun birlikte Konya’ya döndüğünü görürüz. Meryem hocayı görmeye Kuran Kursuna gelir, ama orada sadece Hilmi vardır. Meryem, Hilmi’nin hediyesine karşılık ona çorap almıştır. Ali Sadi Hoca ise karavanı ile bir geziye çıkar, dağda karşılaştığı bir yabancı ile sohbet ederken kızı Hayrunnisa’nın evlatlık olduğunu, “Hani öz evladım olsa bu kadar sever miydim, bilmiyorum” diyerek anlatır. Meryem, Hilmi’nin Eti Puf tamaşasına sarılı hediyesini açınca Hilmi’nin ona tektaş yüzük aldığını görüp bayılır. Az sonra ayılan Meryem’in sevinçle gülümsediğini görürüz.

Dizinin sekiz bölümü su gibi akarken en özündekilere dokunuruz; İnsan yanıt arar, çünkü güvenliği için yanıta ihtiyacı vardır. Bu yanıtları; dinle, ideolojiyle, yaşam biçimiyle, her hangi bir yolla varmaya çabalar. Bu en insani şeydir. Yanıt ararken Ali Sadi Hoca, bir yapay çiçek ve bir gerçek çiçekle örnekleme yaparken, iki psikiyatr Gülbin ve Peri, öğrenmişlikleriyle yanıt aramaktadır, Hilmi ise tek bir gelenekte ısrar etmeyip Jung’dan bahsediyor. Ve dizideki herkes bir yanıtın peşinde koşuyor, tıpkı hepimiz gibi. Ve hepimiz gibi kendi bulduğu yanıtı en iyi yanıt zannediyor. Yanıt ne olursa olsun aslında kaskatı kesilmiş. Asla Türkiye’de olup bitene göre akışkan, tekrar üzerine düşünülmüş değil, sadece ezber ve tekrarlanan; hem de her kesim için Kürt olsun, Beyaz Türk olsun, İslamcı olsun, Ülkücü olsun, Atatürkçü olsun, ne olursa olsun! Bir Başkadır işte fena halde bunun üzerine. Dizinin İngilizce isimi Ethos da bu durumun gayet iyi altını çiziyor. Yani tesadüfi değil bu dizide her şey en ince ayrıntısına dek düşünülmüş. Bu işte çok hayranlık verici…

Hepimiz muhakkak birbirimiz ile karşılaşırız, yüzleşiriz, hoşumuza gitsin veya gitmesin. Bir Başkadır, bir olmanın çok başka bir deneyim olduğuna bir sözcük oyunuyken, bu bir olma, ortak değerlerden dem vurmanın unutulduğu bu son yirmi yıla da Neden peki? sorusunu soruyor. Dizide en büyük sorunun iletişimsizlik, yanlış anlama olduğu sessizce belirtilirken, durum komedisini yanlış anlama üzerine kuran Hacivat-Karagöz geleneğimizin, hep kutuplu ama yine de birlikte yaşama refleksi olan bir toplum olduğumuzu anlatıyor. Peki, bu niye unutuldu? Çünkü basitçe düşünüp yaftalama karşımızda insan olduğunu kolayca unutmamamızı sağlıyor. Dizide klişe örnekleri olan karakterler, dizi sonuna dek tamamen gözümüzde insanlaşıyor; hiçbirine bir hıncımız kalmayana dek. O yüzden bu bir şifa dizisi, bence. İyileşmeyi isteyen bir toplumun talebi... En azından ben öyle umuyorum. Olan bitene içten bir yanıt olan Susamam ile başlayan yeni bir yanıt arama, iyileşmek istemeye odaklanan yepyeni bir ruh halinin ürünü; Bir Başkadır… Ve bir başka yanıtlara ihtiyaç var, bir gün bu ülkenin hepimizin ülkesi olmasını sağlayacak yanıtlara… 


 

4 Aralık 2019 Çarşamba

Devir Filminin Altay-Türük Şamanizmi Nezdinde Okunması | Savaş Çağman Coşkun


Derviş Zaim, 1964 Gazimağusa, Kıbrıs doğumlu bir sinema yönetmeni, senarist, kısacası bir yedinci sanat sanatçısı. Bilenler, onu tanıyanlar 1996 yılında çokça ses getiren Tabutta Röveşata filminden ona aşinadır. Bu filmin müzikleri için Zen deneysel müzik grubu Baba Zula denilen alt grubu kurmuş, bu filmi müziklendirmiş, daha sonra bu film Türk Alternatif Müzik ortamına yeni bir ses kazandırmıştı. Derviş Zaim, eğitimini Boğaziçi Üniversitesi'nde İşletme okuyarak 1988’de tamamlamıştı. Daha sonra, 1994’de İngiltere’de, Warwick Üniversitesi'nde kültürel çalışmalar dalında master yapmış. Yönetmen, bu arada edebiyat konusunda da üretimlere sahiptir. 1995'te ilk romanı Ares Harikalar Diyarında ile Türkiye'de Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanmıştır. Onun kariyerindeki birçok değerli işten benim için en önemli olanı Devir filmi olacağa benziyor. Bir değil, sonrasında defalarca bu filmi izlediğimde, muhakkak bu konuda bir yazı yazmam gerektiğini düşündüm. Çünkü film, asla göze sokmadan Anadolu’ya Oğuz Göçü ile bu topraklara ulaşan, yerleşen Altay-Türük yaşam biçimi ve Avrasya Şamanizmi’nin inanılmaz yansımalarını taşıyordu.
Filmden affınıza sığınarak, popüler değimle, çokça spoiler vererek bahsedeceğim. O yüzden Youtube’ta bulunan bu filmi izleyip sonra yazıyı okusanız çok yerinde olur…
Ama öncelikle filmin bazı özelliklerinden burada övgüyle bahsetmek gerekiyor. Öncelikle anlatılan konu Burdur ilinin Tefenni Hasanpaşa Köyünün yerel âdeti ve en az 750 senedir süren olan bir festivalle ilgili… Filmin oyuncuları bu köyde, bahsi geçen yarışmaya katılan gerçek kişiler… Bu şenlik Selçuklu ve Osmanlı döneminden beri uzun yıllardır süre gelen, kökenlerinin de Orta Asya olduğu su götürmez olan Yünüm Böğet Şenlikleri’dir. Yünüm Böğet kelimesinde koyun yıkama âdeti olduğu, bunun da bir tür yarışmaya dönüştüğü gözükmektedir. Şenlik her 6 Eylülde, saat 5:00 civarı gün doğumunda yapılır. Bir gece öncesi halk şarkılı türkülü eğlenceler düzenler ve seher vakti yarışmanın yapılacağı akarsu kenarına inerler. Sözcüğün etimolojisine bakıldığı zaman, Ortaçağ Türkçesi’nde (Orhun-Yenisey bengü taşlarının yazı dilinde) yunmak yıkamak anlamına gelirken, böğet kelimesinin ettiren, yaptıran çekimine uğramış türeme sözcüğünün kökü olan böge, böğü, bügü sözcüğü ise dirayetli olan, büyücü, Kam (Şaman) gibi anlamlara gelmektedir. Bunun ilk kökü olan büg ise eğmek bükmek anlamındadır. Kam veya müdahaleci büyü bilen Şaman evreni şekillendiren, büken kişi olduğu için bu kökten türetilmiştir. Dolayısıyla burada, bu törenin, suya girme, sürüleri suyla yıkama töreninin çok önceleri Şamanlar tarafından yönetildiği anlaşılmaktadır. Su, Eski Türkler’de tabu idi. İbn Fadlan, henüz İslam’a girmemiş Oğuzlar arasında yaptığı yolculuğu kaleme aldığı seyahatnamesinde; “Erkekler, kadınlar nehre iner hep beraber çıplak yıkanırlar. Birbirlerinden kaçmazlar. Bununla beraber asla zina etmezler. Aralarında zina eden birini kim olursa olsun (…) cezayı verirler” demektedir. Suya, hele ki akan suya toplu halde girmenin, suyu kirletmeme ve arı bırakma halinin bu inanç dünyasında önemini kolayca görmekteyiz. Ayrıca bu sürüleri sudan geçirme âdetinin saya gezmek olarak anlatılan, bir nesne veya olayı kutlu, uğurlu kılmak için yapılan bir dizi uygulamadan biri olduğunu göstermektedir.
Âdetin temeli otlatmanın bittiği mevsimin sonunda toplumsal dayanışmayı, çobanlar arası yardımlaşmayı artırmayı amaçlar. Bu sabah vakti yapılan yarışmadan önce sürüye önderlik yapacak elcik denilen koyun seçilir. Bu koyunlar aşı taşı denilen kırmızı taştan elde edilen doğal toz ile kırmızıya boyanır ve gelin gibi süslenir. Burada Orhun-Yenisey Kök Tamga Yazısında karşımıza çıkan Al Tamgasının simgeledikleriyle karşılaşırız. Bu tamga, Altay-Türük Astrolojisinde (Yulug-Kut) Kürüt Yıldızını (Mars gezegeni) anlatır, aynı zamanda bu yıldızın uğuşu (enerjisi) olan kırmızı renk spektrumu, kişinin bencillik ve eril durumu, saldırganlık, savaş ve mücadele kavramlarını ve en önemlisi küçükbaş hayvan sürülerini simgelemektedir, bunun yanında Oğız Ükek (Koç Burcu) bu yıldızın yönetimi altındadır. Kırmızı renk her zaman Eski Türklerde canlılığın, hayatın, hayatta kalma refleksinin bencilliğini ve zorunluluğunu anlatır.
Gelelim filme… Devir filmi, belki de tüm filmin ana teması olan ve bizim Altay-Türük Şamanizm’inde toşmak olarak anlattığımız, tamamlama-birleşme kavramına işaret eden tahta boynuzlu bir alageyik ile açılmakta. Alageyik, Altay-Türük inancında kutsal bir hayvan. Burada filmin ismi olan Devir, tesadüfen seçilmemiş olduğu ve bir zaman algısına işaret ettiği gözden kaçmaz. Altay-Türük dünya görüşünde zaman sonlu değil, tekrar edendir. Bu yüzden döngülerin hemen tüm bireyler tarafından benzer şekillerde tamamlandığına, bunun her toplum ferdi tarafından aynen yaşandığına işaret edilir. An kök tamgası ile anlatılan soyut ve donuk zaman kavramı, kişi tarafından akışkan olarak algılanır, bunun da bir yanılsama olduğu bilinir. Özellikle bir masal başlangıcında karşımıza çıkan “ben dedemin beşiğini sallar iken” ifadesinde olduğu gibi zamanın bir saçıntı olarak algılanması düşüncesi vardır.
Filmin başkişisi ve yaşlısı (aksakalı) olan Ramazan Dayı’nın bir rüyadan uyandığını filmdeki zamansal ve uzamsal devir-daimin ilk imgesi olacak tahta boynuzlu geyik görüntüsünün, onun rüyası olduğunu, o uyanınca anlarız. Burada hemen tüm filmde, bir sinematografik zorunluluk olan bu düş mü gerçek mi ikilemi tümden belirtilmemiş olması son derece Altay-Türük Şamanizm’inin hayat görüşünü çağrıştırır ve aynı soruyu sorar; Bu rüya mı? Sinema dilinde kahramanın rüya gördüğü bir şekilde belirtilir, ama filmde karşımıza çıkan iki rüya; Ramazan Dayı ve Ali’nin rüyası gerçekle rüya arasındaki sinematografik geçkiye yer vermez. İşte bu da tam anlamıyla Kamlık İnancı ile ilgilidir. Çünkü bu inançta rüya-gerçeklik, yaşam-ölüm ikilemlerinin aynı şeyin yansımaları olduğuna inanılır. Bunlar arasında kategorik bir farktan bahsedilmez. Hem Ramazan Dayı’nın, filmin ilerilerinde göreceğimiz hem de Ali’nin rüyası izleyene sonradan “hım bu rüyaymış” dedirtir. Bunun muhteşem bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum.
Ramazan Dayı, bir suyun yanında Arapça yapılan yağmur duasına katılmak için uyanır. Apar topar duaya katılır. Burada şu anda nasıl bir inanç çerçevesine sığdırılmaya çabalansa da kutlu alageyik rüyasına giren bu kişinin atalarla olan bağının kesintisiz devam etmiş bir yaşlı (aksakal) olduğunu duyumsarız. Bu kısım bana birçok şey anımsatır... Onuncu yüzyılda Orta Asya’yı, dolayısıyla Oğuzları ziyaret eden Arap gezgini İbn Fadlan seyahatnamesinde şöyle aktarır; “İçlerinden biri, Bana Kuran oku dedi. Okuyunca hoşuna gitti. Tercümana dönerek, ona susmamasını söyle dedi. Bir gün bu adam tercüman vasıtasıyla bana Bu Arap’a sor. Rabbinizin karısı var mı? dedi. Ben ise, onun bu sözünü büyük bir günah telâkki ederek tövbe ve istiğfarda bulundum. O da, benim gibi tövbe etti ve estağfurullah dedi. Türk'ün âdeti böyledir. Bir Müslümanın tekbir ve tehlil getirdiğini duyarsa onun söylediğini tekrarlar” demektedir. Burada anlatılan psikolojiye katkıda bulunan İbn Fadlan kitabında şöyle bir ek yapıyor; “Türkün âdeti böyledir. Müslümanı tesbih ve tehlil derken duyarsa onu gibi yapar”… Filmin başlangıcında böyle bir katılma halini sezeriz, saplantılı bir dindarlığı değil. Ki Arap gezgin İbn Fadlan; “Bir dağdan geçtikten sonra Oğuzlar diye bilinen bir Türk kabilesinin bulunduğu yere ulaştık. Onlar, kıl çadırlarda oturan ve konup göçen yörüklerdi. Göçebelerde âdet olduğu gibi, sık sık yer değiştirdikleri için yer yer onlara ait çadırlar görülüyordu. Çok güç şartlar altında yaşıyorlardı. Bir dine inanmazlar, işlerinde akıllarına başvururlar. Hiçbir şeye ibadet etmezler,” de demektedir. Burada İbn Fadlan’ın da altını çizdiği gibi, Eski Türklerin Ortadoğu’da göze çarpan yalın putperestliğe veya dinlere benzer bir görüşte olmadıklarını anlamaktayız.
Daha sonraki sekansta, neşeyle erkeklerin birbirini suya attığı bir şakalaşmaya tanık oluruz. İbn Fadlan seyahatnamesinde; “Oğuzlarda, Cürcenlerde, Moğollarda su tabu idi. Onu kirletmemek gerekiyordu. Vücudu, elbiseleri suda yıkamak yasaktı. Onlara göre suda yıkanma kötü ruhları celp eder, şimşeklerin, yıldırımların boşanmasına sebep olurdu. Suyun yere dökülmesi suçtu” der. Suya çok nadir temas edildiği, bunun akan su olmasının tercih edildiği anlaşılıyor. Sadece bu şenlik gününde şaka olarak suya atılmaya izin olduğunu düşünebiliriz. Zaten suya atılan kişi en çabuk biçimde sudan çıkıyor. Ayrıca bu şakalaşmada erilin, dişil olan su ile buluşturulması, yukarıda bahsettiğimiz Kürüt Yıldızı (Mars) simgeleri ile donatılmış eril unsuru yönetimindeki sürünün su unsuru yönetimindeki ırmakla buluşturulmasının bir sinematografik girizgâhıdır.
Yarışma öncesinde adetten olduğu gibi sabah herkes yemek yemektedir. Ramazan Dayı, daha sonra nasıl bir eylem olduğunu kavrayacağımız bir harekette bulunur; yediği etin kemiklerini ayırıp toprağa gömer. Bundan sonra diğer iki yarışmacı olan Mustafa ve Ali’nin mermer sahasından aşı taşı (kırmızı taş) bularak aldıklarını izleriz. Mermer ocağı açılmış bu açık alanda Mühendis ile karşılaşırlar. Genç Mühendis onlara, şimdilik kırmızı taş alabileceklerini, ama bir dahaki gelişlerinde izin almaları gerektiğini söyler. Motosikletle bu iki genç namağlup Ramazan Dayı ile buluşmak için köy meydanına gelir. Köy meydanında, hemen her köyde karşımıza çıkan bir Atatürk Büstü vardır. Ama bu büstün çevresi Altaylarda en kutsal olan çember şekli oluşturulacak şekilde Ardıç Ağacı dikilmiştir. Çok daha şaşırtıcısı, bu ağaçların yine kutlu sayı olan dokuz adet olmasıdır. Ardıç çemberinin içinde oturup çay içen Ramazan Dayı, gençlere artık yaşlandığını, onun zamanının geçtiğini artık gençlerin zamanının geldiğini anlatır. Gençlerin onun nasıl defalarca bu yarışmayı kazandığını kavrayamamış olduğu da anlaşılmaktadır. Burada aksakalın, toplumun en gencine töreyi aktarma isteğindeki alçak gönüllüğü görürüz. Ama çağın gereği gençler acelecidir. Gençler aldıkları kırmızı taş boyasından bir kısmını Ramazan Dayı’ya verirler.
Filmin burasında gençlerden Ali ve diğer sekansta gelenekle bağı devam eden Ramazan Dayı’nın seçtikleri koyunları nasıl boyadıklarını görürüz. Ramazan Dayı, kırmızı taşın tozunu (aşı taş boyası) koyunun yününe döker, ağzına bir miktar su alıp koyuna püskürtür ve eliyle ıslanmış boyayı koyuna yayar. Ali ise döktüğü toz boya üstüne plastikten kullanılmış bir camsil şişesine koyduğu suyu sıkmaktadır. Ramazan Dayı buna bedenini, tükürüğünü ruhunu katarken, Ali daha pratik bir şekilde bu sprey fışkırtma yöntemini yeğlemiştir. Bu sahne beni çok çarptı. Çünkü özellikle Altay-Türük şifacılığında tükürmek kullanılan bir yöntem. Ayrıca efsanelerde anlatıldığı üzere insan yaratılırken, yaratmaya müdahale eden Erlik insan bedenine tükürmüştür. Suyun tükürükle birleştirilmesi ve boyaya katılması, ruhun sürünün lideri kızıla boyanan koyuna geçirilmesi için törensel bir anlam taşır. Oysa Ali bu ayrıntıyı kavramamış gözükmektedir.
Hazırlanan koyunlar ve sürü tostos denilen yürüyüşe çıkarılır. Tostos kavramının töz, tös, töstös gibi son derece Altay-Türük kavramlarıyla örtüştüğünü söyleyebilirim. Bu kavram Altay-Türük Şamanizmi’nde dublelemek, ikilemek, ikizlemek kavramına işaret eder. Bu dünya görüşünde dublelemek, ikinci bir kopya yapmak evreni taklit etmekle ilgili bir eylemdi. Rus dilbilimci ve antropolog A. V. Anohin, aktardığına göre Altaylarda yukarı kategorideki ruhlar ve bunlar için Erlik, tös temel-esas olarak daha aşağıdaki daha temiz ruhlar aru-körmösı ise tayganım yani desteğim olarak açıklanmaktadır: Her temiz ruh kendi tös’üne sahiptir. Altay dilinde toro-tozo fiili meydana gelmek, doğmak anlamına gelir. Tös hem esas, hem başlangıç hem de öz kavramlarına denk gelir. Bu kavramın devamı olan anahsıt tördö Altaylarda boynuzlu hayvanın kökü anlamına gelmektedir. Türkiye’deki bazı Yoz Şamanist çevrelerde tös’lerin put olduğu, dolayısıyla Eski Türklerin putperest olduğu propagandası yapılmasına karşın, Altay-Türük toplumlarında diğer toplumlarda rastlanan put, idol, inşa edilmiş tapınak kavramlarına rastlanmaz.
Filme dönersek, şenlik başlangıcında göğe silah atışını görürüz. Savaş hazırlığında göğe ok atmak çok eski bir Oğuz âdeti olduğu bilinmekte, yeniçağda ok ve yayın yerini silah almış diyebiliriz. Sürülerin hazırlığı tamamlanır. Gece olunca ozanların konser verdiği bir eğlence düzenlenmektedir. Sabaha karşı nehre doğru inerlerken yaşlı bir kadının "Seherde uğradım ben bir geline" demesi oldukça manidardır. Seher vakti ilk sürünün suya girmesiyle yarış başlar. İlk sürü nehri geçemiyor. Sonraki sürü Ramazan Dayı’ya ait ve nehri geçip yarışmayı kazanıyor. Burada suyun dişiliği, sürülerin erilliği ile birleşiyor, burada tüm filmdeki toşmak (evrensel tamamlanma, birleşme) kavramının ilk görünüşü karşımıza çıkar. Ramazan Dayı yarışmayı yedinci defa kazanmıştır. Eve dönüp eşine haber verir ve olanları televizyonda izlemek için açmak ister. Televizyonun uydu dekoderinin bozulmuş olduğunu düşünür. Bozulmuş dekoderi alıp kasabaya iner. Ama açma kapama düğmesinde kapandığı için çalışmamıştır. Eve dönen Ramazan Dayı televizyonda şenliklerin haberini ve onunla yapılan röportajı dinleyerek keyiflenir.
Bu sırada yarışmada üçüncü olan Ali duruma kahrediyor ağıla giriyor, kızıl koyun ondan kaçıyor, Ali içki içmekte ve üzgündür. Ali yarışmayı kaybetmesine neden olduğu kızdığı kızıla boyanmış koyunu ağıldan çıkarır. Hayvanı kapı dışarı ettiği için koyun başıboş uzaklaşır. Birden karda kışta sahipsiz kalan koyunu yabancı iki kişi alıp kestiğini görürüz. Aynı filmin başında olduğu gibi sinematografik hazırlıkla belirtilmeyen bir rüyadır. Ali yatağından kalkar, o sırada odanın duvarda İsa'nın çoban kıyafetinde koyun sürüsü güttüğü bir duvar halısını görürüz. İşte tam burada yine Eski Türklerin adetleri, başka inançlara bakışları ile ilgili eşsiz yaklaşım kendini gösterir. Daha önce İbn Fadlan alıntısında olduğu gibi, eğer başka bir inançtan bir objenin uğuruna inanılıyorsa, bu konuda tereddüt edilmeden kullanılır. İsa’nın Agnus Dei ikonografisi, sürülerin çobanı olması gibi Eski Ahit kökenli bir görsel, sadece Ali’nın hem kendi hayatına eş görmesi ile bu halıyı benimsemiş olabilir, onun için bunun başka bir dinin objesi olasının hiçbir önemi yoktur. Bu Eski Türk inancında dua, sunak, tapınak olmayışı. Duaların alkış (ululama) veya tileg (dileme) şeklinde oluşu psikolojisinin güzel bir anlatımıdır. Aslında tüm Eski Türk İnancı, aynı Ön-Taoizm’inde (Wu Şamanizmi) olduğu gibi bir dizi uğur, sakınma ve saygı duymaktan ibaret olduğu görülebilir. Ayrıca burada sinema dili olarak birinci ve ikinci rüyanın tasarı mı, öngörü mü olduğu belirtilmeden sunumu, tamamen Altay-Türük düşünesinde rüyaya ve gerçeğe ilişkin bakış açısını eşsiz bir biçimde betimler. Rüyasının etkisinde kalan Ali hemen dışarı çıkıp kızıla boyalı koyunu bulur, sever. Onu geri almaz ma bir başkasının çitini açıp diğer sürüye katar.
Ali akşam yemeği için Ramazan Dayı ve Mustafa’nın yanına gelir. Burada Ramazan Dayı’ya şehre çalışmak için gideceğini sürüsüne bakıp bakamayacağını sorar. Ramazan Dayı evet yanıtı verir. Yemekte kemikli et yerler. Ramazan Dayı kemikleri ayırmalarını, atmamalarını söyler. Bu ısrarı diğerleri anlamaz. Ramazan Dayı topladığınız kemikleri gömün der. Nedenini sorarlar, Ramazan Dayı da; "hayvan sağlam doğsun" der. Bu sözler binlerce yaşındadır. Konuyu anlamayan Ali sorar; "İyi de dayı kemiklerin hepsini bulmayız ki der". Ramazan Dayı "bulabildiğin kadarını koy eksik kalan olursa yerine tahta koy" der. Rus Antropolog Andrey Markoviç Sagalyev, Ural-Altay halkları hakkında; “Ağacın kökleri gövdesi dal ve yaprakları üç boyutlu evrenle ideal olarak uygunluk gösterir ve onun doğal zaman döngüsüne dâhil olması, insan varlığının süresi ve onun döngüsü hakkındaki düşüncelere sebep olur” diye yazar. Sagalyev, tös kavramı için Şaman’ın kopyası olan gerçek boyutta tahta bir kukla yapılması, Şaman ölünde bu kuklanın kayın ağacının içindeki bir kovuğa gömüldüğü anlatılır. Bunun yanında yine Sagalyev, hayat ağacı görünümünün bir önemli yönü de insan kemiğiyle ağacın özdeştirilmesini belirtir. Altaylarda soy kelimesi aynı anda kemik anlamına da gelir. Özellikle Saha-Yakut halkında ağacın insan bedenine benzetildiğine de rastlanır. Burada tahta, kemik yerine tamamlayıcı büyüyen ve yaşayan, ölüme karşın arta kalan sonsuz yaşam ilkesine atıfta bulunur.
Ali şehre çalışmaya gitmeye karar vermiş, şehre giden dolmuşa biner. Dolmuş yolda bozulmuş bir araba ile karşılaşır. Filmin başında kırmızı taş aldıkları genç Mühendis bu arabanın sahibidir. Adama yardım edip arabasını çalıştırırlar. Ali İstanbul’a varıp bir kesim ve besi çiftliğinde çalışmaya başlar. Koyunları kesim için bir bir ağıldan çıkarmaktadır. Burada otomatik hareketlerle çalışanlar hayvan keser. Ali mola sırasında gidip sürüdeki koyunlara adeta büyük bir ihtiyaç duyarak dokunur, şehirdekilerin hayvan ile ilişkisinin kopukluğu ve soğukluğu burada görünür hale gelir. Burada ikonografik olarak Ali kırmızı renk giymiştir, ama bu sürü ile insanın ilişkisi olmayan soğuk ve donuk bir durum söz konusudur. Ali’nin koyunlara dokunuşu şefkat değil, doğal bir reflekstir. Aynı Altay-Türük inancındaki atalarımızı doğaya karşı oglagu (dikkati nezaket) ve aya (saygı, hürmet) hissinde oluşu gibi. Diğer çalışanlarda böyle bir bu refleks yoktur. Otomatiğe bağlayarak söylenen bir tekbir ile hayvan keserler. Bu yabancılık ve kabul görmeme Ali bir kafeye girmek isteyip içeri alınmayınca daha da açığa çıkar. Bu arada neredeyse bir yıl çalıştığını düşünürüz, çünkü bir yıl sonraki şenlik zamanı gelmiştir. Ama aynı zaman kavrama algısı yüzünden sinematografik zaman geçti betimlemesi ile karşılaşmayız.
Ramazan Dayı, Ali’yi telefonla arar. Kırımızı taş boya almaya geldiklerinde madenciler yasaklamış der bir çitle saha kapatılmıştır. Ramazan Dayı, “olmazsa sen şehirden toz boya al” der. Bu arada başka yerlerde kırmızı taş aramak için Mustafa ile gezinen Ramazan Dayı dağda akkuyruk otunu gösterir, “bu ot koyunların yarasını iyileştirir” der. Genç Mustafa’ya bunu kaynatınca koyunun yarasına iyi geleceğini anlatır. Kırmızı taş bulamazlar ama otu alıp geri dönerler. Burada çok ilginç bir şekilde her sene işlerine yarayan bu kırmızı taşı depolamadıklarını, her sene bulup alıp uyguladıklarını anlarız. İstifçiliğin bir Avrasya Göçebesi için hiçbir anlamı yoktur. Şehirde ise Mustafa kırmızı taşı ararken karlı bir yere gelir ve bir geyikle karşılaşır, geyik kaçar. Mustafa “taş bulamadım” der, yaşlı Ramazan “buluruz, buluruz” der. Bunları konuşurken bir yandan akkuyruk otunu kaynatmaktadır. Kırmızı taş aramak, amaç değil adeta bir reflekstir. Onların önlerine çıkan engel bu refleksi engelleyemez. Yani töre tümüyle içten gelen bir reflekstir.
Ali şehirde boyacıdan kırmızı boya alır. Otel odasında bir post üstünde boyayı dener, o sırada TV'de genetiği ile onanmış koyun ve sakatlığı hakkında bir haber vardır. Hayvancılık üzerinde aslında kristalleşen bu duygu durumu Ali’nin nihayetinde sıkılıp köye geri dönmesine neden olur. Bu arada dağ balına hala kırmızı taş arayan Mustafa, yolun kenarında önüne taş yığılmış bir ağaç görür, yanına gider, eline aldığı taşları oraya atar ve el açıp dua okur. Duası bitince bir örümceğin ağını bozmadan atlar, bu refleks bu insanlara sevapla gidilen cenneti pazarlamak mümkün müdür diye düşündüğüm andır bu an.
Ali dönmüş ve işe koyulmuştur. Şehirden aldıkları boya ile koyunları boyamaya başlarlar. Bu arada Mustafa ve Ramazan Dayı koyunların memelerindeki yaralara iyi gelsin diye akkuyruk otunun haşlama suyunu sürmektedir. İşlevsel olarak baktıkları hayatta çözüm olarak kullandıkları sentetik boyanın sonuçsuz kaldığını görmektedirler. Şenlik başlar, sürülerini Mustafa sudan geçirmeyi başarır. Ramazan Dayı tekrar birinci olur. Diğerleri üzülürken, o yıl üç birinci seçildiği ilan edilir. Mustafa da birincilerden biri olmuştur. Sevinçle bunu kutlarlar.
Şenlikten sonra genç Mühendis bir şoföre bulmak umuduyla köye gelmiştir. Ali şoför olmayı kabul eder. Ali çalışmaya başlar sofrada otururken çalışan kadından bir bardak ister. Kadın bardağı kırar, Ali "bardak kırmak uğur getirirmiş" der. Kadın da “cana geleceğine mala gelsin” der. Ali de “inanır mısın böyle şeylere, bardak kırılınca uğur getirdiğine falan” der kadına. Kadın da "bazen, sen?" der. Ali de "tek tük" der. Kadın merakla "neye mesela" der. Ali de, önceki sahnede Mustafa’nın dua ettiği yeri anlatır; "bizim orda mesela, yaylada bir ağaç vardır onun dibine taş atarız, ailede kaç kişi varsa ona göre taş atarız" der. Bunun uğur getirdiğini belirtir. Gördüğünüz üzere sevap için değil uğur için yapılan eylemler bütünüdür inançları, aynı Altay-Türük Şamanizmi’nde olduğu gibi. Onuncu yüzyılın Arap Gezgini İbn Fadlan seyahatnamesinde bir Oğuz Yabgusu için; “Bir gün hükümdara sordum. Ülken geniş, malın çok, vergilerin fazla... Niçin, Halife'den bir kale yapmak için önemsiz miktarda para istedin? dedim. O da Halife'nin parasından uğur gelmesini beklediğim için bahsedilen parayı istedim" diye aktarmaktadır. Görüldüğü üzere uğurlu, kutlu kabul edilen eylemlerin tekrarı ile var olan bir inanç dünyası görülmektedir.
     Ali ile Mühendis yaylaya çıkar. Elinde silah olan Mühendis’in avlanmaya niyeti vardı. Karların üstünde bir alageyik ile karşılaşırlar. Burada iki rüyada olduğu gibi yerde ince bir kar vardır. Şaman inancındaki rüya ve gerçekliğin iç içe oluşu burada güzel yansıtılmıştır. Mühendis alageyiği vurur. Alageyik yere düşer düşmez koşarak yanına gider ve boynuzlarını keser. Bedeni orada bırakarak arabaya dönerler. Ali olaya bir anlam verememektedir. Oldukça sarsılmıştır. Arabada İngilizce bir Pop şarkısı çalmaktadır “Gonna be strong baby” (Güçlü olacaksın bebeğim), Ali oldukça gergindir. Ali, Ramazan Dayı’nın evine gelir, telaşla geyik boynuzu olup olmadığını sorar. Nedenini soran yaşlı adamı geçiştirir. Sonra ondan tahta ister. Aldığı tahtaları keserek geyik boynuzu şeklinde bir birine çalar. Ali tahta geyik boynuzu yapma işine devam ederken Mühendis’in alageyik boynuzlarını mermer ocağındaki barakasının önüne astığını görürüz.
Ali ormana geri döner. Yaptığı tahta boynuzları geyiğin yanına bırakır atar. Öyle üzülerek falan değildir davranışı bir tamamlama telaşı vardır. Burada kutsallık yoktur. Sadece tamamlanması gerekliği duygusu vardır, çünkü kişi evrensel düzende eksik bırakamaz. Dağda dolaşan Ali o sırada büyük bir kayaya rastalar. Eliyle dokunduğunda ve biraz karla ovuşturduğunda bunun koyunları boyamak için kullandıkları aşı taşı olduğunu fark eder. Taşı orada bırakır ve bir an durur, yürümeye devam eder. Bu anda, Ramazan Dayı’nın yağmur duasındaki düşü, Ali’nin düşü, alageyiğin vurulması ile oluşan üçlü görüm tamamlanır. Mermer ocağının kırmızı taş kullanma yasağına, şehirlilerin unutmuş ve uzaklaşmış duyarsızlığına rağmen, Kut nedir anlayan kişi eğer tamamlarsa (toşmak) hayat ona yeni alternatifler sunacaktır. Bir inancın yansıması işte bu kadar muhteşem anlatılabilir. Derviş Zaim’e teşekkürü borç bilirim.  



5 Ocak 2019 Cumartesi

Aile Dizimi ve Jill Purce Hakkında | (Tedüçi) Savaş Çağman Coşkun

Yakın bir geçmişten bu yana Aile Dizimi denilen şeyi kulaklarımız işitiyor. Hatta yakınlarda Gülse Birsel komedi dizisinde bunu yerden yere vurarak tiye bile aldı. Dizideki alt gelir grubundan iki karakterden kadın olanı Aile Dizimi, saçı Rasta’lı ama fakir olarak çizilen dizi karakteri ise güya besin danışmanlığı ve spiritüel danışmanlık, ortaya karışık bir şeyler yapılıyor. Gülse Birsel’in kalemine takılan bu avamlaşma söz konusu. Ama avamlaşma var diye bu konunun doğru uygulayıcıları ve bu teknik bu kadar kolay taşlanmalı mı?
Önce bu Aile Dizimi nedir ona bir bakalım. Bu tekniğe İngilizce Family Constellations denilmekte. Buradaki constellation sözcüğü, takımyıldızlar gibi belirli bir sıraya koymak kavramını anlattığı için dilimize dizim kelimesi ile aktarılmış. Bu tekniğin, Güney Afrikalı Zulu kabilesinden ödünç alındığı söylenmekte, ama tekniğe büyük katkıları olan Jill Purce, özellikle Tibet Budizmi, Tantra ve Çin kültüründeki atalara saygı geleneklerinden etkilendiği de söylenebilir. Bu teknik psikolojik, alternatif bir şifa yöntemidir. Sorunların kaynağı olan sistematik dinamiği bulmak için aile geçmişinin değerlendirilmesi yöntemidir, en yalın anlatımı ile. Kişilerden geçmiş sorunlar hakkında canlandırma yapmaları istenmektedir. Burada o kuşağı kilitleyen ana davranış motifinin değiştirilmesi amaç edinilmektedir. Kişiler geçmişleri ile karşılaşılır, geçmişin temsilcileri ile yapılan bu buluşma gerçeklerin kabulü ile sonlanır. Bir çözülme, anlama ve kabul süreci yaratılır.  
Aile Dizimi, geleneksel bilişsel, davranışsal ve psikodinamik psikoterapi biçimlerinden önemli ölçüde farklılaşır. Bu teknik, Fizikçiler tarafından kuantum problemi olarak tanımlanmıştır ve kurucusu Bert Hellinger, Morfik Rezonans hakkındaki fikirlerini bu tekniği açıklarken dâhil eder. Terapinin olumlu sonuçları, Öneri ve Empati gibi geleneksel psikolojik açıklamalara bağlanmıştır. Genelde bu tekniğe pozitif bilimden gelen tavır budur. Bert Hellinger, bu tekniği geliştirirken onun karşısına çıkan Jill Purce ve eşidir. Yazının da ana konusunu bu ilginç çifttir. Aile Dizimi konusunda çalışmaları olan Franz Brentano, Edmund Husserl, Martin Heidegger, Jacob Moreno, Iván Böszörményi-Nagy, Milton Erickson, Eric Berne, Virginia Satir ise bu konuda başka referans konularıdır.
Hellinger, yaklaşık on altı sene Güney Afrika’da bir Katolik rahibi olarak yaşadı. Bu dönemde 1960’a dek olan bu süreçte Zulu kabilesi üzerine bir dizi çalışma yapabildi. Onların dünya görüşü ve ritüelleri hakkında derinlemesine bilgiler edindi. Kabilenin ebeveynler ve atalar olan tutumları onu çok etkiledi. Bu tipik bir Avrupalının tutumundan çok farklıydı. Heidegger, insan olmanın, kendini açık bir mantıksal, ontolojik ya da ahlaki yapıya sahip olmayan bir dünyaya bulunmak olduğunu düşünüyordu. Benlik hissi onlarda daha değişikti,  geleneksel Zulu halkı, ataların merkezi odak noktası olduğu dini bir dünyada yaşıyor ve hareket ediyor, çok derin bir güven duygusuna sahip oluyordu. Bu güven kavramı Eski Türk Kamlık inancındaki Qut kavramına çok benzer. Hellinger, bu bağlamda anahtarın atalarla buluşmak/barışmak olduğunu düşünmeye başladı. Aile Dizimi terimi, ilk olarak Alfred Adler kullandı. Kısaca bu teori, bireyin aile sisteminin diğer üyeleri ile ilişkili olduğu ve onunla bağlantılı olduğu fenomenini ifade etmek için biraz farklı bir bağlamda kullanılmıştır.
İşte burada, 1947 doğumlu Jill Purce çıkar. Kendisi Orta Asya kökenli ve Tibet’te de rastlanan gırtlak şarkıcılığı, insan mandalası kurarak Aile Dizimi’ne farklı bir yön veren bir ses sanatçısı ve ruhsal öğretmendir. Aslında hikâye onda başlar, çünkü bu teorinin ilk oluşturan kişileri onunla da temas etmiştir. Yani hem bu tekniğin yaratıcı düşüncesinde yer almış, daha sonra da ona kendi yorumunu vermiştir. Otuzu aşkın kitap üretmiş, Londra’da King’s College’de Biofizik bölümünde çalışmalar yapmış, ünlü Alman Çağdaş Müzikçi Stockhausen ile müzik üretmiştir. Onun ana konusu ses ve titreşimin ruhani alandaki tezahürüdür diyebiliriz kolayca. O Aile Dizimi ile şarkı söylemeyi birleştiren eşsiz bir teknikle karşımıza çıkar. Bu kadar önemli birinin, bu kadar ülkemizde tanınmıyor ve bilinmiyor olmasına (bir yozlaşmaya kurban gitmesi olasılığı göz önünde bulunurken) sevinmeli miyim üzülmeli miyim bilemiyorum?